Buradasınız

Makale

Editör’den
Bağdat ile Erbil Arasındaki Gerginlik Nereye Kadar?

Irak’ın 2003 yılında uğradığı işgalden beri, eriştiğimiz Ağustos 2022 tarihine kadar, ülkede maalesef istikrarlı ve güven verici bir devlet otoritesi sağlanamamıştır. Bu bakımdan hem siyasî kuruluşlar hem kamuoyu, bugüne kadar ülke yönetimini içine düştüğü krizden çıkaracak bir yol bulamamıştır. Irak’a direttirilen 2005 işgal anayasasının yol açtığı istikrarsızlık yüzünden, demokratik seçimlerin sonuçları bile, etnik ve mezhepsel paylaşımların önünü kesememiştir. İşin en komik tarafı seçim sonuçları ne olursa olsun, Irak Cumhurbaşkanı Kürtlerden, Başbakan Şii Araplardan, Meclis Başkanı da Sünni Araplardan olacaktır. Bu neden böyledir diye sorulursa bunun resmî bir cevabı yoktur. Ancak yapılan gayriresmî yorumlara göre, perde arkasında pazarlıkları düzenleyen emperyal güçlerin varlığıdır, deniliyor.

Hatırlanacağı üzere Irak’ın yaşadığı en büyük handikap, Bağdat ile Erbil arasında yaşanan ihtilaftır. Bu anlaşmazlık ne yazık ki yıllardır ülkeye çok pahalıya mal olmuştur. Bu yazıda sorun etraflıca ele alınmıştır.

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi ile Bağdat arasındaki anlaşmazlıklar uzun yıllardan beri hep sürmüştür. Bu anlaşmazlıklar bazen biraz yumuşar gibi görünse bile hiçbir zaman giderilememiştir. Bazen de şiddetlenerek krize dönüşen bu anlaşmazlık, galiba büyük devletlerin baskı ve müdahalesi ile nispeten yatışır olmuştur.

Hatırlanacağı üzere 25 Eylül 2017 tarihinde Kerkük Vilayetini de içine alacak bir referandum yapılması, iki taraf arasında büyük bir siyasî kriz yaşanmasına yol açmıştı. Kuzey Bölgesi yönetimi referandum kararını Bağdat hükümetinin itirazlarına rağmen tek taraflı olarak almıştı. Buna karşı çıkan Bağdat yönetiminden başka bölgedeki komşu ve komşu olmayan devletler de Bağdat yönetiminin yanında yer almış ve Kuzey bölgesi yönetimini bu karardan vazgeçmesi için uyarmışlardı.

Mesud Barzani, Temmuz 2014 tarihinde yaptığı bir açıklamada bağımsızlığın bölge halkının doğal hakkı olduğunu, bundan asla vazgeçmeyecekleri ifadelerini kullanmıştı. Ancak referandum, 2014 yılında Musul'u ele geçiren Irak ve Şam İslam Devleti'nden (IŞİD) geri alınması için yürütülen Kuzey Irak Taarruzu ve IŞİD tehdidinin bertaraf edilmesi nedeniyle defalarca ertelenmişti.

Barzani, Ocak 2016'da Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamentosu'ndaki parti temsilcileriyle bir araya geldiği toplantıda, bağımsızlık için referandum komisyonu kurulmasını kararlaştırdıklarını belirtti. Yapılacak referandumun 2016 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinden önce yapılması planlanmaktaydı, ancak IŞİD’in Musul ve Kerkük'e saldırıları, Goran Hareketi ve bazı muhalefet partileriyle KDP arasındaki siyasi anlaşmazlıklar referandum sürecini erteledi.

Mart 2017'de Barzani, BM Genel Sekreteri António Guterres ile Erbil'de görüşmesinin ardından, kendi kaderini tayin haklarının yakın zamanda Birleşmiş Milletler gözetiminde kullanılacağını duyurdu. Nisan 2017'de ise referandum sürecinin başlatılması gerektiği vurgulandı. Ardından 7 Haziran 2017'de aralarında Kürdistan Demokrat Partisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği, Kürdistan İslam Partisi, Kürdistan Komünist Partisi (Irak), Kürdistan Emekçi Partisi ve daha birçok siyasî örgütün desteği ile Barzani, 25 Eylül 2017'de bağımsızlık referandumunun düzenleneceğinin onaylandığı bir toplantı yaptı.



Bize Göre
Süper Milliyetçi Yoktur

Hayallerini gelecekte değil, geçmişte arayanlar vardır. Zamanımızda da buna benzer sunumlarla karşılaşıyoruz. Halbuki milliyetçiyim diyen bir kimse, milletin değerlerini yükseltmek için çalışın insan olmalı, geleceği düşünerek adımlarını atmalıdır.
Bazen aklınızda şüphe uyandıran bazı konularda bir doğru görüşü aramak, bir bilene sormak ihtiyacı geçer içinizden. Ancak asıl fetva veren kimse, bilmiyorum diyendir.
Her şeyi bilen, her konuda süper olduğunu sanan insanlarımız vardır elbette. Onlar kendilerini süper vatandaş kabul ederler. Halbuki süper vatandaş da yoktur. Süper Milliyetçi de yoktur.
Neden biliyor musunuz? Çünkü bir çiçekle bahar olmaz. Başkasının fikrinden faydalnmayan, en iyisini ben bilirim diyenlerden de korkmalıyız dostlar.
Bir İran atasözü vardır, oralarda çok söylenir: Sen istediğin şeyi ekebilirsin, serbestsin o konuda. Ancak sadece ektiğinin mahsulünü alabilirsin. Her şeyi hasatları içinde görmek isteyenlere ithaf olsun.
Zaman zaman bize de soruyorlar. Sizin çizginizde yelken açanlar kimdir, ne istiyorlar?
İşte söylüyoruz:
- Biz kimiz?
- Ne İstiyoruz?
- Nasıl hareket ediyoruz?
Biz bir davaya inandık. Bu dava için ve Türkmen Ülküsünü yaşatmak için toplumumuzla şu konuları paylaştık. Bu fikirlere inanan ve benimseyen insanlar dostumuzdur, yol arkadaşımızdır.
- Biz, yani bu f



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden VATAN MİLLET VE DEVLET Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Kısa Tanımlar Milletlerin veya devletlerin tarihî seyri içerisinde vatan, millet ve devlet tanımları farklı olabilir. Her üçü de kutsal ve dokunulmazdır. En eski oluşum millettir; yani milli varlıktır. Milli varlığın temeli de milli kültürde saklıdır. Millet olmadan ne vatan ne de devlet olur. Başka bir ifadeyle, millet olunmadan ne devlet ne de bir vatana sahip olunabilir. ABD bunun belki ayrıcalıklı bir istisnası sayılabilir. Ama hemen hemen birçok devletin temel harcını bir millet kurmuştur. Demek ki esas olan millet olup onun yani millet şuurunun oluşumuyla da vatan belirlenir ve devlet de o vatan toprakları üzerine inşa edilir. Atatürk’ün dediği gibi ¨Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır¨. Bir aile için ev ve bark neyse, bir millet için de vatan odur. Vatansız millet derbederdir, zevale mahkumdur. Devlet ise vatan mefhumunun ete ve kemiğe bürünmesidir; yani mananın maddeye, coğrafyanın tüzel varlığa dönüşmesidir. Biz burada vatanla devlet arasında bir Türkmen kimliği oluşturmaya çalışacağız. Vatan ve Devlet Vatanla devlet arasında çok sayıda felsefî ve siyasi bağ kurulabilir. Şöyle ki, vatanın yeri gönülde, devletin yeri ise akıldadır. Vatan bir coğrafyadır ama devlet siyasi sınırlardır. Vatan değişmez bir ülküdür, fakat devlet değişebildiği gibi gelişe de bilir. Vatan bakidir öte yandan devlet zail olabilir. Vatan bir Kızılelma, devletse erktir ve kızıl elmaya erişim vasıtasıdır. Özetlemek gerekirse, vatan toprak, devletse bayraktır. Devlet koruyucu, güvenliği sağlayıcı ve müesseseleri yönetme mekanizmasıdır. Devlet, bir milletin mirası olan milli kültürü de koruyup geliştirmekle mükelleftir. Devlet zayıflarsa milli kültür büzülür, daha da zayıflarsa vatan küçülebilir. Onun için Osmanlılar devleti, ebed-müddet olarak telakki etmişlerdir. Bir toprak uğruna mücadele edilmedikçe veya kan dökülmedikçe vatan olmaz, bir vatan toprağında yaşayan insanlar da hak etmedikçe devlet olamazlar. Biz Türkmenler, Irak devletinin toprakları içinde yaşayan bir Türk halkıyız. Ama Irak Devleti siyasi birlik ve beraberlik içinde temel taşlarını oluşturmadığından, bizim için vatan kavramı, devletin önüne geçmiş görünüyor. Yani Türkmen halkının temel görevi milli varlığını ve vatan edindikleri toprak ve şehirleri korumak ve geliştirmektir. Şüphesiz ki Irak devletinin vatandaşlarıyız, kanun ve düzenlemelerine harfiyen uyar, bölünmemesi için gayret sarf ederiz. Ancak devlet, âdil, insaflı, vicdanlı, hak ve hukuka riayetkâr olmadıkça Türkmenleri kucaklama ihtimali yoktur. Kaldı ki Irak devletinin ana unsuru olan Arapların bu topraklar için (mesela İngilizlere karşı) kan dökerek bir zafer kazanmışlıkları söz konusu değildir. Bu bakımdan (Onun için) Türkmenler için Irak devleti, Türkmeneli dediğimiz ve vatan kabul ettiğimiz coğrafyadan daha değerli değildir. Irak devleti hak ve hukukumuzu verdiği ve sağladığı sürece devletimizdir. Buna mukabil Irak devletinin yasalarına mutlak saygılıyız, temel ilke ve umdelerine bağlıyız. Irak Devletinin birlik ve beraberliğine halel getirecek bir eylemde bulunmamız asla söz konusu değildir, olmayacaktır. 21. Asırda Irak Gerçeği 21. Asır, 20. Asırdan daha huzurlu geçmiyor. Savaşlar, çatışmalar, ihtilaller, ihlaller, işgaller ve milletler arası çekişmeler bütün şiddetiyle devam ediyor. Ortadoğu’da ve bahusus Irak’ta bir devlet çatısı altında Türk olarak yaşamak ve milli kültürü koruyabilmek oldukça zordur; Irak’ta ise daha da zordur. Kimisi Türkmen’in coğrafyasını ve şehirlerini yutmak istiyor, kimisi de Türkmen’i mezhep bağlamında bölmek istiyor. Ama devlet olarak Irak adeta köpük veya pamuk tozu gibi uçuşup kaybolmaktadır. Devlet vasfını temsil eden bütün değerleri yağmalanıyor, tüketilmek ve tükenmek üzeredir. Yani Irak devletinden bahsetmek giderek zorlaşıyor. Düşünün 10 Ekim’de seçimler bitmiş ve sonuçlanmış ancak dokuz ay geçtiği halde ne cumhurbaşkanı seçilebilmiş ne de bir hükümet kurulabilmiştir. Tek kelimeyle maskaralık. Böyle bir devletin geleceğine, hukukuna, siyasetçisine ve hatta kurumlarına itimat etmek ya da güvenmek mümkün mü? Ez cümle Türkmen halkı veya Türkmen siyasetçisi çatırdayan Irak devletini tek başlarına kurtarabilecek bir durumları yoktur; olamaz. Hal böyle olunca, topyekûn Türkmenler öze dönüp kendi evlerinin içini tertiplemeleri gerekiyor. Siyasî ve bütün sivil kuruluşlar aktif bir şekilde kendini ıslah etmeli ve güçlendirmelidir. Toplumun fertleri arasında yardımlaşma ve dayanışma sürekli vurgulanmalı ve işlenmelidir. Irak’ta eğitim ne kadar kötü olursa olsun, Türkmen eğitimi kalitesini bozmamalı, bilakis mümkün mertebe dünya standardına yükselmesi için gayret etmelidir. Sivil kuruluşları canhıraş çalışmalıdır. Medyası zenginleştirilmeli ve güçlendirmelidir. Kabiliyetli insanları ticarete ve yatırıma teşvik edilmelidir. Her Türkmen dünyada olup bitenleri ve gelişmeleri yakından takip etmelidir. Mümkün mertebe dünya ile entegre olmaya çalışılmalıdır. İhtilaflar bir kenara bırakılmalı ve özellikle mezhepsel ayrışmaya tamamen son verilmelidir. Türkmen bölge ve şehirleri arasında güçlü bağlar kurulmalı ve iş birlikleri yapılmalıdır. Felaha, ancak öze dönüşle erişilebilir.



IRAK TÜRKMENLERİNDE YAZI VE İMLA MESELELERİ
Bin yıldan bu yana Irak coğrafyası üzerinde yaşayan Türkler bugün “Türkmen” olarak anılıyor. Bu Türk kitlesi günlük sözlü iletişimde ve halk edebiyatı verimlerinde Azerbaycan Türk lehçesini kullanır. Çünkü gerek soy gerek kültür bakımından Irak Türkleri ile Azerbaycan Türkleri bir elmanın iki yarısı gibidir. Hepsi de Oğuz Türklerinden olup bu geniş coğrafyada yayılmışlardır. Bugün farklı etnik adlarla anılmaları da geçmişte farklı, hatta zaman zaman kavgalı siyasi yapılanmaların içinde yer almalarındandır. Bu durum zamanla Irak Türklerinin yazı dilini de etkilemiş, 16. yy’dan Osmanlı tebası itibaren bu kitle, yazılı iletişimde ve yazılı edebiyatta Anadolu’daki yazı dilinin (Osmanlıca) gelişimine bağlı olarak Türkiye Türkçesini kullanma yolunu tutmuştur.

Aslında bu durum (konuşma dili-yazı dili farkı) geçmişte pek çok Türk topluluğunda da görülmekteydi. Mesela, Orta Asya Türkleri, hangi boydan olduklarına bakmadan yüzlerce yıl “Çağatay Türkçesi”ni kullanarak ortak bir yazı dili geliştirmişlerdi. Mesela, Kazaklar, Kırgızlar, Uygurlar, Özbekler, Nogaylar, Tatarlar ve daha başka boydan olanlar günlük iletişimde kendi ağızlarını (veya lehçelerini) kullanırken yazılı iletişimde ve yazılı edebiyatta Çağatay Türkçesini benimsemişlerdi. Arap alfabesine dayanan bu yazı dili hem fonetik (ses bilgisi) hem de şekil ve imla bakımlarından oturmuş bir yazı idi. İşte günümüzde de Irak Türkleri konuşmada ve yazıda böylesi ikili bir durumu sürdürmektedirler. 19.yy’ın son çeyreğinden başlayarak ve bilhassa 20. yy’ın ilk çeyreğinde Ruslar Orta Asya Türklerinin kültür birliğini, dolayısıyla Türklük şuurlarını yozlaştırmak için o boyların her birine o lehçenin seslerine dayalı, birbirine pek de uymayan birer Kiril alfabesi ve birer yazı dili dayattı. Böylece bu lehçeleri kullananlar arasında anlaşmazlık ve giderek kültür kopukluğu meydana getirdi. Rusçanın da hâkim dil olmasıyla Orta Asya Türkleri önce birbirleriyle olan iletişimlerini sonra da ortak millî kimliklerini kaybettiler. Irak Türkleri ise bu süreçte daha başka birtakım sorunlarla karşı karşıya geldi.

Bilindiği üzere, Irak Türkleri Osmanlı hâkimiyetindeyken, yukarıda da ifade edildiği gibi, Türkiye Türkçesiyle yazmaktalardı. Bu yazı dili zamanla “klasik Osmanlı imlası” diyebileceğimiz bir imlanın da okur yazarlar arasında yerleşmesini beraberinde getirmişti. Ancak 1928’de Türkiye’de Harf İnkılabı gerçekleştirilmesine rağmen Irak Türkleri eski yazıyı, dolayısıyla klasik imlayı kullanmaya devam ettiler. 1937’de de Irak’ta Türkçe eğitim son kırıntıları da ortadan kaldırıldığı için, Irak Türkleri eski yazılı Türkçeyi, yalnızca sınırlı sayıdaki basın yayın organlarında kullanmaya devam ettiler. Bunun yanında okur yazarlar arasında mektuplaşmalar eski yazı-Türkiye Türkçesiyle bir süre daha devam etti. Ancak Irak’ta zaman ilerledikçe Arapça eğitim alan Türklerin sayısı arttı ve böylece Türkçenin yazılı kullanımı gittikçe geriledi. Bu durum elbette Irak Türklerinin kültür hayatında bazı sonuçlar doğurmuştur. Bunlardan biri halkın tutunacağı tek dal olarak konuşma dili kalıyordu. Konuşma dili zaten eskiden beri halk edebiyatının temeliydi. Fakat bu süreçte, hoyratların Irak Türkleri arasında gittikçe daha da yaygınlaştığı gözlenir ki hoyratlar bir ölçüde bu kitlenin ana dilinin sığınağı hâline gelir.

Irak Türklüğü konuşma dilini hoyrat kalesine emanet etmiş olmakla beraber, yazı dilindeki Türkiye Türkçesine gittikçe yabancılaşmıştır. Zira, önceki dönemde okur yazarlar yazılı anlatımı, bildikleri tek imla olan klasik imlayla gerçekleştirirlerken eğitim kurumları ve basın yayın da bu imlayı kullandığından klasik imlanın öğrenimi okur yazarlar için zor değildi. Oysa Irak Türkleri arasında okur yazarlık Arapça ile kazanılmaya ve Arapça okur yazar Türk(men)ler nüfusça da artmaya başlayınca klasik Osmanlı imlası yeni nesiller için bir müşkül hâline gelmeye başladı. Bu yabancılaşma 20. yy’ın ilk yarısında imla üzerindeki tartışmaları da beraberinde getirdi. Irak Türkü aydınlar özellikle Kardeşlik (الاخاء) dergisinin sayfalarında, 1960’lı ve 1970’li yıllarda eski yazıdaki klasik Osmanlı imlasını tartışmaya başladılar. Bu tartışmalarda en başta gelen konu geniz n’siydi. Ayrıca; ünlülerin ayırt edilmesi ve ünlü uyumlarıyla ünsüz benzeşmesinin yazıda gösterilip gösterilmemesi meselesi üzerinde de durdular. Bir grup (İzzettin Abdi Bayatlı, İbrahim Dakuklu, Abdulhakim Mustafa Rejioğlu), yeni nesillerin klasik imlayı bilmediklerini, bu yüzden bazı ıslahatlarla [geniz n’sinin (ڭ) yerine “nun” (ن) harfinin kullanılması (صوڭ ;دنيز / دڭيز;"1000" بين / بيڭ / صون), yuvarlak ünlülerin, vav (و) harfi üzerine bazı işaretler konularak belirtilmesi, “e” sesinin Arap harflerinden “ه” ( كه لدى, دى سويله, vb.) ile gösterilmesi] imlanın fonetik hâle getirilip okuma güçlüğünün giderilmesini , diğer grup (Ata Terzibaşı ve İhsan Vasfi) ise imlada ıslahat yapmakla okuma güçlüğünün aşılamayacağını, ıslahat taraftarlarınca teklif edilen yeniliklerin okumada yazmada daha başka sorunları beraberinde getireceğini ileri sürerek kesin çözümün Latin harflerinin kabulünde olduğunu; ancak bu mümkün değilse klasik imlayı muhafaza etmek gerektiği üzerinde durmuşlardır .

Sözün burasında şu hususları hatırlatmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz: Klasik Osmanlı imlasına taraftar olanlar klasik imlayı biliyorlardı, bunu bilmekle kalmıyor onun tarihî bir kaynaktan geldiğinin de farkındalardı. Geniz n’si Irak Türkleri arasında, konuşmada, asırlar önce kullanımdan düşmüş olmasına rağmen klasik imlada korunmaktaydı. Böylece geniz n’siyle yazılan kelimelerin, aslında eski Türkçede, bugünkü Irak Türk(men) ağızlarından farklı bir şekilde telaffuz edildiği de anlaşılıyordu. Bu imlayla yazı, dilin tarihî gelişimine de ışık tutmaktaydı. Bu, bir zenginlik işaretiydi. İşte, klasik imlayı savunan Ata Terzibaşı ve İhsan Vasfi gibi yazarlar bu zenginliğin korunmasından yanaydılar. Zaten, Batı dillerinin yazılışıyla okunuşu arasındaki fark da bundan geliyordu ve İhsan Vasfi bu hususa özelikle dikkat çekmekteydi . Karşı tarafta yer alan İzzettin Abdi Bayatlı, İbrahim Dakuklu ve Abdulhakim Mustafa Rejioğlu ise günlük ihtiyaçları karşılayan bir yazının hayata geçirilerek okuma yazmanın kolaylaştırılmasından yanaydılar. Bu da Türkçenin ünlülerini ve Türk dil bilgisindeki ses hadiselerini karşılayan, “her sese bir işaret” ilkesine dayanan “fonetik Arap imlası“ ile mümkün olacaktı.

Kardeşlik (الاخاء) dergisi 1976’ya kadar klasik imlayla, 1970’te Irak Türklerine verilen eğitim ve kültür hakları kapsamında yayınlanmaya başlayan Yurd gazetesi ve Birlik Sesi dergisi ise “fonetik Arap imlası”yla yayınlanmıştır. 80’li yıllarda da Irak Türkleri arasında imla tartışmaları devam etmiş, nitekim bu yayın organlarında makaleler kaleme alan H. Kemal Bayatlı da eski yazıda okumayı zorlaştıran imla karışıklıklarını sıklıkla dile getirmiş, örneklerle konuyu açıklamış ve imlada birtakım ıslahatların gerekli olduğunu savunmuştur . Buna karşılık, Mevlüt Taha Kayacı Kardeşlik (الاخاء) dergisinde eski imladan yana olduğunu belirten bir yazı kaleme almıştır . Çoban Hıdır (Uluhan) da eski yazıdaki imla kargaşasını enine boyuna tahlil eden bir yazıyla bu tartışma kervanına katılmıştır . Bu konu Irak Türklerinin aydınlarını o derece meşgul etmiştir ki hikâyeci Haşim Kasım Salihi dahi bir kısa hikâyesinde (Bir İlaç Bulmak Lazım) imla meselesini konu edinmiştir .

Bu tartışmalar sürerken, 24 Ocak 1970’te, Ba’s Partisi yönetimindeki Irak Hükûmetince, Irak Türk(men)lerinin Türkçeyi ilköğretimde eğitim dili olarak kullanabilecekleri ve bir gazete ile bir dergi çıkarabileceklerine dair karar yayınlanmış, buna bağlı olarak İzzettin Abdi Bayatlı, Muhammed Hurşid Dakuklu ve Reşit Kâzım Bayatlı’dan oluşan bir komisyon kurulmuş, bu komisyonca bir alfabe kitabı (ders kitabı) hazırlanmıştı. Komisyon üyeleri her ne kadar ders kitaplarının Latin harfleriyle basılması yönünde görüş bildirmişlerse de Irak yönetimi Komisyon’un alfabe belirleme yetkisine sahip olmadığına karar vermiş ve ders kitapları Arap harfleriyle basılmıştı . Bu kitapta kullanılmış olan fonetik Arap imlası şu esaslara dayandırılmıştı:

- Türkçe kelimelerde bütün ünlülerin gösterilmesi
- Kalınlık-incelik uyumuna dikkat edilmesi



ERBİL’İN BİLE YOLDAŞI UÇMAĞA VARDI Suphi Saatçi Türkmeneli dünyasının büyük sanatçısı Mehmet Ahmet Erbilli sevenlerine veda etti. Bir süreden beri hastanede tedavi gören sanatçı 20 Haziran 2022 Pazartesi günü vefat etti. Sevenlerinin omuzunda taşınan naaşı Erbil’deki aile mezarlığında toprağa verildi. Sanatçı 89 yaşında idi. Erbil’in yetiştirdiği birçok kıymetli sanatçı arasında Mehmet Ahmet hem Türkmeneli bölgesinde hem de Türkiye’de tanınan bir bestekâr ve okuyucu idi. Mehmet Ahmet Erbilli Kimdir Asıl adı Mehemet Ahmet Şeyh Fethi olan sanatçı daha çok Mehemed Ahmed Erbilli olarak tanınmıştır. 1933 yılında Erbil’in Tacil Küçesinde (Mahallesinde) doğdu. Çektiği yoksulluk yüzünden okulun 5. sınıfından ayrılarak çalışma hayatına atıldı. 1953 yılında Irak ordusuna katılarak 7 yıl boyunca gönüllü olarak şoförlük yaptı. 1960 yılında ordudan ayrıldı. 1961 yılında şoför kadrosuyla Erbil Cumhuriyet Hastanesinde göreve başladı. Bu görevini 20 yıl sürdürdü ve emekliye ayrıldı. 1962 yılında evlenerek 6’sı kız ve 3’ü erkek olmak üzere 9 çocuk sahibi oldu. Küçük yaşlardan itibaren ilgi duyduğu müzik alanında kendini geliştirdi. 7 yaşında başladığı okulda şarkılar, neşideler okudu. Arapça ve Türkçe şarkı ve türküler okuyarak dikkat çekti. Mısırlı sanatçı Muhammed Abdülvahab’ın sesine ve yorumuna tutkun olduğu için, önceleri onu taklit etmeye çalıştı. Ayrıca Türkçe şarkı, Türkmen hoyratları ve türküleri dinleyerek kendini geliştirdi sanatçı kişiliğini yoğurarak ön plana çıktı. Adını Bağdat Radyosundan Duyurmuştu Bağdat Radyosu Türkmence bölümünden derleme yapmak amacıyla bir ekip 1960 yılında Türkmen yörelerini dolaşmaya başladı. Türkmenlerin müzik kültürünü tanıtmak üzere yola çıkan derleme ekibi Erbil’e uğradı. Mehmet Ahmet’in okuduğu gazel ve Delihesenî hoyratları derleme ekibinin beğenisini kazandı. Denilebilir ki Erbilli sanatçılar arasında Türkmeneli dünyasında en çok tanınan sanatçı oldu Sesi radyolardan duyurulan Mehmet Ahmet Erbilli bütün Türkmen yörelerinde büyük şöhret kazandı. Gördüğü rağbet üzerine Bağdat Radyosu Türkmence bölümü için yeni kayıtlar yaptı. Ayrıca okuduğu parçalarla Türkmen folklorunu işleyen ve halkın duygularını okşayan sanatçı daha çok sevildi. Radyoevinde seksene yakın parça kaydetti. Bestelerin sayısı ise yüzün üzerindedir. Sanatçı, okuduğu gazeller yanında Delihesenî, Muhalif, Yetimi ve Ömergele hoyrat usullerinde başarı göstermiştir. Özellikle okuduğu Delihesenî hoyratlarının sözlerini kendi adına nispetle icra etmesi dikkat çekmiştir: Ahmed’iyem tataram Bağıvdan gül sataram Zilfivin kölgesinde Eğlenirem yataram Ahmed’iyem ağa men



Editör’den Türkmeneli’nde Ramazan ve Bayram Coşkusu İslam coğrafyasındaki dinî münasebetlerde halk, büyük bir huşu ve sevinç içinde günler yaşar. Özellikle Ramazan ve Bayram sevinci yanında, halkın dayanışma ve yardımlaşma çabaları da topluma birlik ruhu aşılar. Türkmeneli coğrafyasında idrak edilen Ramazan ve Bayram günlerinde degörülmeye değer coşkulu sahneler yaşanır. Öncelikle Ramazan ayını sevinçle karşılayan Türkmenler, bu mübarek günlerde yaşanan güzellikleri idrak etmenin coşkusunu tadarlar. Evlerde eksik olan öteberi ve erzak, un, yağ, pirinç, bulgur, şeker ve çay gibi gıda ve tüketim malzemeleri tedarik edilirdi. Ramazan ayının yaklaşması üzerine ihtiyaç sahibi olan kimi aileler de hesaba katılarak, onlara da kimsenin ruhu duymadan un, yağ, pirinç, peynir, şeker ve çay gibi erzak malzemeleri gönderilirdi. Herkesin hafızasında Ramazan hatıralarının önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir. Biz de küçük yaşlarda iken ramazanın gelişiyle değişik günler içinde bulunduğumuzu hissederdik. Özellikle Türkmen kadınlarının ramazan için değişik yemek menüleri hazırladıklarını hepimiz hatırlar. İftar sofralarının daha bir zengin biçimde hazırlanması için evlerimizde büyük telaş yaşanırdı. Tatlıya düşkün olan çocukların ramazan günlerine özgü köpme ve cevizli burmalar evlerdeneksilmezdi. Ayrıca baklama ve üzüm şerbeti Ramazan günleri çarşıdan alınan sofraların vazgeçilmez süsleriydi. Ramazan günleri camileri ziyaret edip vaaz dinleyenlerin sayıları artardı. Her gün ayrı bir camide ibadet etmek ve bazı günler kutsal makamlara gidip ziyarette bulunmak da gerekirdi. Ramazan dolaşmaları, arkadaşlarla buluşup kucaklaşmak, küslerle barışmak, bu mübarek ayın yarattığı güzel vesilelerdi. Ramazan günlerinde iftar ve akşam namazının kılınmasından sonra yatsı ve teravih namazlarının eda edilmesi, Müslüman halkımıza büyük bir huzur verirdi. İbadetlerin ardından tadına doyum olmaz ramazan geceleri başlardı. Türkmenlerin yaşlısı genci, ihtiyarı çocuğu hepsi birden kahveleri doldururdu. Artık bütün Türkmeneli çayhane denilen kahvelerde her zaman büyük bir zevk ve heyecanla izlenen Ramazan günlerine özgü Sini-Zarf oyunları başlardı. Madeni bir tepsi ile pirinçten imal edilen 11 zarf adı verilen fincan ve bunların altına saklanan bir boncukile oynanan bu oyun, üçer kişiden oluşan iki takım arasında yapılırdı. Boncuğu bulan taraf, tepside yeniden boncuğu saklama hakkına sahip olurdu. Ramazan’da Sini-zarf oyunu bütün Türkmeneli bölgelerinde oynanır. Nitekim bazen Erbil’den Kerkük’e, Bazen Kerkük’ten Erbil’e veya Tuzhurmatu’ya giden oyuncu takımları ve hoyratçılar sahurdan sonra geri dönerlerdi. Bu oyunun en büyük zevki, boncuk bulunduğu zaman yaşanan heyecandı. Boncuğu bulan tarafca naralar ve sevinç çığlıkları atılırdı. Bu arada kahvede bulunan ses sanatçıları okudukları hoyrat ve türkülerle meclisi şenlendirirlerdi. Bunun şerefine de kaybeden taraf hesabına kahvede bulunanlara baklava veya lokum gibi tatlılar dağıtılırdı. Oyuncular dışında kahvede oyunu seyretmeyi sevenler ve bazen sırf tatlı yemek için toplanan çocuklar da bulunurdu. Oyun bittikten sonra yeni bir oyuna başlanır ve böylece kahvedeki sini-zarf şenliği sahura kadar devam ederdi. Bazen sahur davulcularının sesleri ile şehir çınlardı. Eskiden sahur davulcularla birlikte zurnacılar da dolaşırmış. Ancak günümüzde bu gelenek sadece davulcular tarafından icra ediliyor. Çocuklar sahur davulcularını duymak için geç saate kadar beklerlerdi. Hatta sokaklarda davul çalanların arkasında mahallenin çocukları da dolaşır, belirli bir süre onları takip ederlerdi. Türkmeneli bölgesinde sini-zarf oyunu eskiden her kahvede bir takım veya iki takım olarak oynanırdı. Ancak günümüzde kahvelerde bazen 10-15 takım birden oynanıyor. Giderek daha da yaygınlaşan ve sevilen bu oyun yüzünden Kerkük ve Erbil’deki kahveler sabaha kadar dolup taşmaktadır. Böylece büyük bir heyecan, sevgi ve bereket ile Türkmen halkı güzel vakit geçirmektedir. Bayram Coşkusu Ramazan’ın sonunda bayram yaklaşırken Türkmenlerde bu sefer yeni bir telaş ve heyecan yaşanırdı. Bayrama birkaç gün kala Türkmen kadınları yöreye özgü külçe adı verilen kurabiyeler, tatlılar hazırlanır, kuruyemiş veçekirdekler kavrulurdu. Külçelercevizli, hurmalı ve dırnaklı (tırnaklı) denilen sade olarak üç çeşit yapılırdı. Çocukluk günlerimizde ekmekler ve külçeler ev tandırlarında pişirilirdi. Daha sonra çarşıda fırınlar açılınca külçeler fırınlarda pişirilmeye başlandı. Böylece evlerde hazırlanan külçeler tepsilere dizilir ve fırınlara gönderilirdi. Bu bakımdan bayram yaklaştığında ve özellikle arife günleri fırınların kapısında kuyruklar oluşurdu. Bayram sevincini en çok yaşayan hiç şüphesiz çocuklardı. Çünkü çocuklar için yeni giysiler, yeni çorap ve ayakkabılar alınırdı. Bu bakımdan bayram öncesi çarşılar cıvıl cıvıl olurdu. Her aile çocukları için bayrak alışverişi yapar, eksik bir şey olmasın diye günlerce çarşı pazar dolaşılırdı. Yeni elbiselerimizi arife gününün akşamı yatarken, yanı başımıza, hatta yastığımızın yanına koyduğumuzu bugün gibi hatırlıyorum. Ertesi gün Bayram namazından sonra camiden eve dönülür ve bayramlaşma başlar. Ardında bayram yemeğine oturulurdu. Çocuklar bayramgezmesine çıkmadan önce büyüklerden muhakkak bayramlık alırlardı.Evden çıkan çocuklar, yanlarına külçe ve kuru yemişler alırlar, arkadaşları ile buluşup bayram yerine giderler. Bayram yeri denilen alanda adına Çerfelek (çarkıfelek) denilen dönme dolaplara, atlı karıncaya binerlerdi. Bazen de fayton kiralayıp türküler söyleyerek şehir içinde dolaşılırdı. Erbil Kalesinde Tarihî Tören Geçirdiğimiz Ramazan ayı münasebetiyle Türkmeneli’nde yaşanan güzelliklerden biri de 19 Nisan 2022 tarihinde Erbil’de Türkmen soydaşlarımızın gerçekleştirdikleri Mevlut töreni idi. Erbil’in tarihî kalesinde yapılan bu güzel Mevlit töreninin anlamı gerçekten büyüktür. Özellikle Türkmen tarihinin en güçlü lideri Erbil Atabeyi Muzaffereddin Gökbörü’nün ilk kez bu şehirde başlatmış olduğu ve buradan dünyaya yaydığı Mevlut ayinlerinin yine bu kaleden yankılanmış olması, bize büyük bir gurur ve heyecan yaşatmıştır. Irak Türklüğünün çatısı ilk kez Erbil’de kurulduğu için, bu törenin Erbil’de gerçekleştirilmiş olması bize tarihimizi yeniden yaşatmıştır. Bu münasebetle töreni gerçekleştiren ve kısa adı TEBAolan Türkmen Basın Ajansı’na kocaman bir teşekkür borçlu olduğumuzu bildirmek isterim. Ayrıca bu güzel töreni ihya eden Kerkük Mevlit takımına, töreneşeref veren bütün siyaset ve devlet bürokratlarına, Erbil’deki her türlü etnik ve dini kesimleri temsil eden sivil toplum kuruluşlarının liderlerine ve en çok da katılımları iletöreni şenlendiren Erbil’in soylu Türkmen halkına teşekkür etmek her şeyin üstündedir. Türkmen toplumunun böyles



Bize göre Gurnika ve Kerkük kalesi Erşat Hürmüzlü Bir çoğunuz hakkında olan yazı ve yorumları okumuşsunuzdur. Pablo Picasso’nun Guernika (Okunuşu Gurnika) tablosundan bahsediyorum. Picasso tarafından 1937 yılında yapılan bu tablo, İspanya iç savaşı sırasında Almanya’da Nazilerin 28 bombarduman uçağıyla 26 Nisan 1937’deİspanya’nın Guernica kasabasının bombalanması hikâyesini anlatıyor. Saldırı sırasında kasaba yerle bir edilmiş, yüzlerce kişi ölmüştü. 1937 yılında İspanya Hükümeti Paris şehrinde açılacak dünya fuarında İspanya bölümünde sergilenmek üzere Picasso’ya büyük bir duvar resmi sipariş etti. O sıralarda olan saldırıdan etkilenen ressam, saldırıdan sonra 15 gün içinde tabloyu tamamladı. Tablo bir dünya turu da görmüş ve şu anda Madrid Milli Müzesinde sergilenmekte olduğu gibi Birleşmiş milletler Güvenlik konseyi salonunun girişinde bir replika suretini görmüştüm. Feci bir manzarayı yansıtan ve koyu renklerle işlenen tablodan niçin bahsetmek icap etti? Çünkü Naziler, tablo, ün salıp artık her dilde dünyayıdolaşınca, günün birinde ressama gelip tabloyu neden bu kadar korkunç bir şekilde ve neden korku yaratacak kasvette yaptığını sorduklarında, hiç düşünmeden ve sakin bir şekilde cevap vermiş: - Gurnika’yı, ben resmetmedim. Siz elinizle resmettiniz. Siz benden önce oraya gidip, yapacaklarınızı yaptınız. İnsanlar, sizin yaptıklarınızı seyrediyor. Ben sadece önümde bulduklarımı çerçeve içine aldım. Bu şekilde sanat acı gerçeği yansıtmış oldu. Bana bu hikaye neyi hatır



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden GENÇLER ÜZERİNDEN SİYASET (Mavili Gençler Örneği) Mahir Nakip mnakip@yahoo.com GençlikBoş Değil Bütün milletlerin tarihine bakıldığında, her zaman en ağır yükün gençlerin sırtına vurulduğu görülür. Bütün savaşlardaön safta çarpışan unsur hep gençlerdir. Şehirde, fabrikada, köyde en ağır bedenî işleri hep gençler üstlenmiştir. Dijitalleşen çağımızda da en yenilikçi icatlara yine gençler öncülük etmektedir. Hasılı gençler barışta ve savaşta bir milletin en değerli varlığıdır. Bir toplumu çocuklar, gençler ve yaşlılar olarak üçe ayırırsak, her kesimin ayrı ayrı vasıf, misyon ve işlevleri olduğunu görürüz: Yaşlılar;nesiller yetiştirir, fikir üretir, yol gösterir, tecrübesini paylaşır, nasihat eder vs. Çocuklar; oynar, öğrenir, hayal kurar, okur, çalışır, bilinçsiz de olsa iyi yetişmeye çalışır, büyüklerine saygı duymayı ve ufaktan ufaktan sorumluluk yüklenmeyi beller. Ama esas hamleleri gençler başlatır. Demek ki milleti bir eve benzetirsek, orta, yani ana direği gençliktir. Bütün bunların yanında madalyonun bir de diğer yüzü vardır. Peyami Safa’nın dediği “gençlik isyan çağıdır” gerçeği unutulmamalıdır. Dünyada çıkan veya çıkarılan isyanların çoğunu gençler, başlatmış, yönetmiş veya isyanlara sebep olmuşlardır. Yetmişli yılların Türkiye’sinde 68 kuşağı olarak anılan ve yetmişli yıllara sıçrayan gençlik hareketleri, 2011’de Ortadoğu’da baş gösteren Arap Baharı, Irak’ta Adil Abdul Mehdi Hükümetinin düşürülmesibu isyanların sadece birkaçıdır. Yani gençlik iki yönlü bir bıçaktır, iyi yönlendirilse faydalı, kötü yönlendirilse zararlı olabilir. Demek ki gençlik iyi yönetilmezse ilaç iken zehire dönüşebilir. Siyasetimizde Gençler Dünyada en sağ kanattan en sol kanada kadar hemen hemen bütün siyasî parti ve hareketlerin dinamosu veya lokomotifi gençler olmuştur. Aynı şekilde bütün siyasî partilerin gençlik teşkilatları vardır.Amerika’da Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler gibi kitle partilerinin gençlik teşkilatları göstermelik olurken, Avrupa’da aşırı sağcı, sosyalist ve milliyetçi partilerin gençlik teşkilatları çok etkili ve çoğu zaman da örgütlüdür. Türkiye’de de Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisinde olan Ülkü Ocakları’nın faaliyetleri de bu istikamettedir. Fiili olarak 2003 yılından sonra bütün Irak sathında faaliyet gösteren Türkmen siyasi partilerinin birer gençlik teşkilatı mevcuttur. Partilerimizin bir kısmı İslami, bir kısmı da milli kimliği ön plana çıkardıkları aşikârdır. Ancak her iki cenahta çok sayıda partinin kurulması, haliyle gençlerin de bölünmelerine sebep olmaktadır. Bir de buna Irak Şii hareketinin bir parçası olan Haşd Şaabi ve Bedir gruplarının oluşturdukları Türkmen teşkilatlarını eklersek, gençlerin bölünmesi bir kat daha artmaktadır. Üstüne üstlük parti ve teşkilatiçi bölünmeleri dedüşünürsek, Türkmen gençlerinin paramparça olduklarını üzülerek söylemek zorunda kalacağız. Türkmen gençliğinde bir potansiyel olmakla beraber bir şuur eksikliği, birlikte iş yapma becerisizliği, aşırı duygusallık gibi kusurlarının olduğu gözden kaçmamaktadır. Çünkü gençlerimiz, Irak devletinin bozuk eğitim sistemi içerisinde iyi eğitilemedikleri için bilinçleri,sosyallikleri, sorumlulukları ve yaratıcılıklarıyeteri kadar gelişmemiştir. Demek ki Irak’ın gerçeklerini göz önüne alırsak, mevcut gençlerin fanatikleşmesi ya da isyankâr olmaları işten bile değil. O zaman biz gençlerimizi bir de kendimiz eğitmemiz gerekmektedir. Mavili Gençler Modeli Mevcut partilere bağlı gençlik teşkilatları, desteklerini parti yönetiminden aldıkları ve (varsa) partinin ideolojisi çizgisinde yetiştirildikleri için bağımsız olduklarından ve hür iradelerinin mevcudiyetinden bahsetmek zordur. Neticede o partinin ideolojisine ve başkanının söylem ve direktiflerinebağlı olmak durumundadırlar. Bu gençlere genelde seçimden seçime iş düşerken, diğer Türkmen parti gençlik teşkilatlarına karşı da (hasım olmasalar bile) mesafeli durmak zorundadırlar. Hatta bu kitlenin içerisinde aynı partinin iki şahsiyetine ayrı ayrı bağlı gençlik grupları bilepeydahlanabiliyor; bu gruplar da sosyal medya üzerinden birbirlerine kıyasıya saldırabilmektedirler. Türkmen davasına daha çok siyasî veçheden bakmak isteyen gençlerin fikrî ve ideolojik yönden yetişmeleri konusunda bir asgari müşterek henüz oluşmamıştır. Onun içindir ki Türkmen partileri arasında en ufak bir fikir veya görüş ayrılığı, gençlerin de ayrışmalarına ve sosyal medyada birbirlerine saldırmalarına sebep olmaktadır. Gençlerimizin istikbalimiz olmaları hasebiyle bu manzara hiç de sağlıklı değil ve hiç de umut vadetmiyor. Bu kof ihtilaf dururkenher iki taraf da milliyetçi olsa ne fayda? Bu kitlenin haricinde ihmal edilmiş iki gençlik kitlesi daha var, biri Türkmen davasının topyekûn bütününe hizmet etmek,ikincisi de tamamen apolitik (gayri siyasi) alanda faaliyet göstermek isteyenler. Bu iki kitle, tamamen politize olmuş parti teşkilatlarına bağlı gençlik kitlelerinden daha hür, daha umut verici daha birleştirici ve daha yaratıcıdırlar diyebiliriz. Bu iki kitlenin bir arada mütalaa edilmeleri, hatta birleştirilmeleri bile mümkündür. Bunun en güzel modeli olarak Mavili Türkmen Gençlerigösterilebilir. Mavili Türkmen Gençleri takriben 50 kişiden müteşekkil. En ilginç ve övülecek yanları 30’unun kız olmasıdır. 5-6 kişileri Türkiye’nin farklı şehirlerinde yüksek eğitimine devam eden gençlerken; gerisinin çoğunluğu Kerkük başta olmak üzere, Tuzhurmatı, Altunköptü, Telafer ve Erbil şehirlerinde bulunmaktadırlar. Ayrıca dergilerinde yazı yazan, faaliyetlerinde rol alan onlarca genç bulunmaktadır. Bunların büyük bir çoğunluğu siyasetten uzak durup, sanatıyla, maharetiyle ve kalemiye Türkmen kültürünü yaşatmak isteyen gençlerdenoluşmaktadır.Aralarındaki haberleşmeyi daha çok sanal ortamda sağlayan bu genç kitle, üç ayrı dalda faaliyet göstermektedir: Mavi Dergi, Mavi Dijital TV ve Mavi Haber. Mavili Gençler tamamen bir amatör ruhla çalışıyor ve Irak Türkmen kültürüne hizmet ediyor. Topluluğun üç ayda bir yayımlanan bir dergisi bulunuyor. Youtube, Facebook, Instegram, Telegram gibi sosyal medyalarda bol miktarda faaliyetleri var. Özellikle kısa metrajlı birkaç filmleri çok çarpıcı mesajlar içermiştir. Bütün Türkmen gençlerinin siyasetle uğraşması veya siyasette pişmesi gerekmiyor, ama gençlerin fikrî yönden gelişmesi ve tekâmül etmesi şarttır. Gençlerin fikrî yönden gelişmesi ve olgunluğa ermesi için gençleri bir parti teşkilatının gençlik kollarına mensup olması da gerekmiyor. Gençlerin sadece parti müesseseleri içindeörgütlenirse, bütün partilerimiz Komünist Partisi hüviyetini kazanır, yani ya Komünistsin ya da Komünist düşmanı. Halbuki biz iradesi hür, vicdanı hür, bağımsız, yenilikçi, atılımcı, sorgulayıcı, yaratıcı bir gençlik istiyoruz.Gençler böyle yetiştikleri takdirde ileride siyasete atıldıklarında birlik ve beraberlikten sadece söz etmezler, aynı zamanda onu yaşarlar.



HAYVANLARLA HANGİ DİLDEN KONUŞURUZ? ONDER SAATCI İletişim kurma yeteneği şüphesiz ki insanoğluna mahsus bir meziyettir. Ancak insanlar sadece karşısındakiyle iletişim kurmazlar. İnsanoğlu bazen kendi kendisiyle de iletişim kurar ki “düşünme” böyle bir eylemdir. Kişi düşünürken ana dilini kullanır; böylece kendisine yine kendisinin söylemek istediklerini iletmiş olur. İnsanlar bazen çiçeklerle de konuşurlar. Bu tür konuşmalarda da ana dil kullanımdadır. Çiçeklere su verip onların gün gün geliştiklerini gören insan, emeğinin karşılığını canlı bir şekilde gözleme imkânı bulur ve bundan doğan sevincini, mutluluğunu dillendirirken veya daha başka bazı duygularını tatmin etmek üzere, çiçekle konuşma faaliyetini gerçekleştirir. Bu iletişimde bitki, görünüşte mesajı alan konumunda ise de aslında, insanoğlu bitkiye hitap ederken de bir bakıma kendi kendisiyle konuşmaktadır. Peki, insanoğlu hayvanlarla da konuşmaz mı? Elbette konuşur. Hatta bu konuşma çok kısıtlı durumlarda bile olsa gerçek bir iletişimdir. Zira, hayvanlar insanların bazı sözlerine pekâlâ karşılık verebilmektedir. Hatta, terbiye edilmiş hayvanlar hemcinslerine göre, insanların sözlerine daha fazla tepki verir ve kendilerine verilen komutları yerine getirir. Tabiî, Sirk hayvanlarının, polis köpeklerinin, insanların ana dilleriyle ifade ettikleri sözlere karşılık vermesi ve söylenenlerin gereğini yapması şartlanmayla gerçekleşmektedir. Demek ki insanlar arasındaki anlaşma zemini tabiî dil iken insanla hayvan arasındaki iletişimin zeminini şartlandırma oluşturmaktadır. Ancak bu şartlandırma sürecinde kullanılan unsurlar yine insanların ana dillerinden seçtikleri kelimelerdir. Bu kelimeler bazen anlamlı olmakla birlikte bazen de “anlamsız” görünebilir. Bu yazıda insanlarla hayvanlar arasındaki iletişimde “anlamsız” gibi görünen kelimelerimiz üzerinde duracağız. Bilindiği üzere, insanların hayvanlara seslenirken onlardan bekledikleri ya onları yanlarına çağırmak veya onları kovmak, uzaklaştırmak. Her dilde de bu iki ihtiyacı karşılayan kelimeler vardır ki bunlar daha çok ünlem sınıfına girer. Türkçemizden örnek verecek olursak, kedileri çağırmada píspíspís…ünlemi bize anlamsız gelen bir sözdür. Zaten, dil bilgisi kitapları da ünlemlerin anlamları değil, görevleri vardır, diye yazar. Fakat bu, gerçekten de böyle midir? Kedileri çağırırken kullandığımız bu ünlem,her ne kadar bize anlamsız gibi görünse de, aslında, gerek Doğu Anadolu gerek Irak Türkmenağızlarında gözlediğimiz písík kelimesinin ünlemleşmiş hâlidir. Hayvanı çağırmada tekrarlanan bu söz önce yapıca bozulmakta, sonra farklı bir gayeyle kullanılmasından dolayı ünlemleşmektedir. Peki, neden Anadolu’nun pek çok yerinde kedileri çağırma ünlemi yukarıdaki gibidir de Kerkük’te píşpíşpíş… şeklindedir? Çünkü, dilimizde kediyepísík dendiği gibipíşík de denir. Demek ki aynı süreçler kelimenin bu fonetik varyantı (ses değişimine uğramış şekli) için de geçerlidir. Üstelik, dildeki bu addan ünleme geçiş sürecinin aynısını İngilizcede de görmek mümkün. Bir ABD filminde çocuğun, kediye seslenirken keri kerikeri … şeklinde bir ifade kullandığını gözlemiştim. Bu da caty(kedicik) kelimesinin tekrarlanarak, yapıca bozulup ünlemleşmesidir. Nitekim, İngilizcede “cat” kedi anlamında olup sona gelen -y (ses olarak -i) ünsüzü o kelimeye “sevimlilik anlamı” katar . Bu durum insanoğlunun farklı diller kullanmasına rağmen aynı tutumu benimseyerek dilinin söz varlığını genişletme yolunu tuttuğunu gösteriyor. Köpekleri çağırmada kullanılan kuçkuçkuç … ünlemi de benzer süreçle oluşmuş bir kelimdir. Öyle ki, Irak Türkmen ağızlarındaköpek küçügü “köpek eniği”anlamına gelir . Kelimenin, bu anlamını, Kıpçak Türkçesinin yazıya geçirilmiş olduğu 14-15. yüzyıllarda kazanmış olduğu anlaşılıyor . Kerkük çocuk dilinde köpeğe kuççi denmesi de kelimenin bu arkaik anlamıyla ilgilidir. “Ufak” anlamına gelen “küçük” kelimesi ise bilhassa Kerkük ağzında kuçik şeklinde telaffuz edilir ki bütün bu şekillerfono-semantik ayrılaşmalar sonucunda oluşmuştur. Her ne kadar bu devirde bulunmasa da atalarımız, geçmişte yüklerimizi taşıyan deve ile de iletişim kurmanın bir yolunu bulmuşlar. Devenin yükünü sırtından almak için onun yere eğilmesi lazımdır. İnatçı bir hayvan olan deveyi de dizleri üstüne çökertmek için ona Irak Türkmenleri yıḫyıḫyıḫ … şeklinde bir ünlemle seslenmişler . Aslında bu, deveye, “Sırtındaki yükleri yık” demektir. Çünkü Irak Türkmenleri yüksekteki bir şeyi yere indirmeye yıkmak derler. Aynı ünlem Anadolu Türklerinde ıḫıḫıḫ … şeklindedir. Anadolu ağızlarındaki değişiklik kelimenin başındaki “y-” ünsüzünün düşürülmesinden ibarettir. Bu da dilde bir fono-semantik ayrılaşmanın sonucudur. Türkçedeki yık- fiili bir yandan temel anlamıyla kullanılırken diğer yandanıḫ şekli ünlemleşerek başka bir kelime hâline gelmiştir. Kerkük ağzında tavuklara yem verirken onların dikkatini çekmek için tütütü … şeklinde bir ünlem kullanılır. Bu, bizce tut- fiil kökünden emir ikinci teklik kişi çekimindeki tut şeklidir. Türkiye Türkçesi ağızlarında ise tavuğu yemlerken geh bili bili ünlemi kullanılır ki bu da “Gel beri beri” cümlesinden bozma olsa gerektir. Hayvanları kovarken de insanlar bazı ünlemler kullanırlar. Türkçemizde tavuk ve diğer kuşları kovmak için kış kışkış … ünlemi vardır.Bunun eski Türkçedekikış- fiilinden teklik ikinci şahsa emir şekli olduğu söylenebilir. Bu fiilin DivanuLugati’t-Türk’teki karşılığı, “gözden kaybol-, bulunulan yerden ayrılmak” . Ünlemin, diğer tarihî metinlerde de buna benzer anlamlarla kullanıldığı görülebiliyor. Demek ki tavuğa kış kışkış … dediğimizde buradan git, ayrıl, demekteyiz. Ancak bu kelimenin ünlemleştikten sonra insanlar için de mecazlı şekilde kullanıldığını görebiliyoruz. Şu İstanbul türküsü iyi bir örnek olabilir: “Ben bir garip kuş idim / dalına konmuş idim / Niçin bana kış dedin / Ben senin olmuş idim”. Kış ünlemi Arapça ve Farsçaya da geçmiş . Nitekim bu dillerde, satrançtaki şah taşını sıkıştıran kişi rakibine kişder. Son zamanlarda tercümesine çalıştığımız “تاريخ اللغة التركية في تونس” (Tunus’ta Türk Dilinin Tarihi) adlı Arapça bir eserde, Tunus’ta, isyan eden Türk askerlerinin, 17-18. yüzyıllarda hükümdarıkişkişkiş diye protesto ettiklerine dair bilgiler var. Sözünü ettiğimiz kitabın yazarı kelimenin, Farsçadan Türkçeye satranç oyunu vasıtasıyla geçmiş olduğunu bildirse de Türkçenin sözlük verilerinden hareketle, söz konusu kelimenin Türkçeden Farsçaya geçmiş olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Kaldı ki kültürün çok önemli bir parçası olan tavuk beslemeye dair böyle bir kelimenin alıntı olma ihtimali çok çok düşüktür. Irak Türkmenlerinde eşeğin harekete geçirilmesi için kullanılan ünlemse ḥeççe şeklindedir. Bu kelimeye DivanuLugati’t-Türk’te heçheç (At başını alıp gittiği zaman ona çıkışmak için kullanılan ünlem) maddesinde rastlayabiliyoruz. Kâşgarlı, Divan’da ḥoçḥoç ünlemine de yer vermekte, bunun da keçileri gütmede kullanıldığını bildirmektedir . Nitekim, Kerkük ağzında eşeğin durmasını sağlamak için kullanılan ünlem de hoş şeklindedir. Divan’da Kâşgarlı’nın kaydettiği şekillerin, bugünkü Kerkük ağzındakilerin eski şekilleri olduğu muhakkaktır. Anadolu Türklerinin ineği durdurmak için kullandıkları höst (I) ile Kerkük ağzındaki hoş da aynı ünlemdir. Ancak bunların aynı kökten geldiğini söylemek mümkünse de kış- veya kaç- fiillerinin hangisinin emir şeklinden geliştiğini kesinkes belirtmek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte, bu ünlemlerin 11. yy’dan da önce ortaya çıkmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kâşgarlı Mahmut her ne kadar heçheç ünlemine günümüzdeki şek



KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR Nuri GÜRGÜR 14 Temmuz, Kerkük katliamının yıldönümü. 14 Temmuz 1959 tarihinde başlayan ve üç gün üç gece devam eden katliamda, onlarca Irak Türkü vahşice katledildi, yüzlercesi yaralandı; Türklerin evleri, iş yerleri yağmalandı. Şehitler, arabaların arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklendikten sonra direklere asıldılar; bazıları ters yönlere giden arabaların arkasına bağlanıp parçalandı. Kerkük sokakları, meydanları üç gün boyunca Türklerin kanıyla kırmızıya boyandı. Bu vahşete dayanamayıp çıldıran Türkler vardı. Bu katliamın ilk işaretleri, on bir yıldır Rusya’da sürgünde olan Mustafa Barzani’nin 1958 Ekim ayında Irak’a dönmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. 14 Temmuz 1958‘de yapılan darbeyle Irak’ta yönetime el koyan Abdülkerim Kasım, Sovyetler Birliği ile sıcak ilişkiler kurmuştu; komünistlere güveniyor, iş birliği yapıyordu. Bunun sonucunda, Irak Komünist Partisi kısa zamanda “halk komiteleri” adıyla paramiliter örgüt kuracak derecede etkili hâle gelmişti. Barzani ise, Moskova ile işbirliği yaparak özerk bir Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. Irak Türkleri, hem Barzaniciler hem de komünistlerin nazarında yok edilmeleri gereken hedef konumundaydı. Barzani, 22 Ekim’de Kerkük Askerî Havaalanı’na inip Süleymaniye’ye giderken ve iki gün sonra dönerken taraftarlarıyla beraber geçtiği kent merkezinde tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı. Konvoyunun geçişi sırasında Türklere ağır hakaretler, iş yerlerine saldırılar yapıldı; çekip gitmelerini isteyen sloganlar atıldı. Bu tahrikler sonucu gerginlik hızla tırmandı. Aslında o sırada Kerkük’teki 2’nci Tümen Komutanı olan General Nazım Tabakçalı, durumun vahametini, Barzani’nin neyin peşinde olduğunu görüyordu. Bu durumu anlatan iki raporu Bağdat’ta, A. Kasım’a göndererek acilen önlem alınmasını, aksi hâlde vahim olaylar yaşanacağını, Tümenindeki Kürt subayların yerine acilen Arap subayların tayininin gerekli olduğunu belirtmişti. Ancak Bağdat Yönetimi, bu ikazlara duyarsız kaldığı gibi tersini yaptı; 1959 Mart ayında, Tümen komutanının yerine Barzani’nin istediği sol eğilimli birini getirdi. Bu generalin eliyle Türk aydınlarına, kanaat önderlerine yönelik operasyon başlatıldı. Yüzlerce Türk aydın, kent dışına sürüldü yahut hapse atıldı. Türklerin ev ve iş yerlerine girilerek silah araması yapıldı, onların silahlı bir direniş yapacak durumda olmadıklarını böylece anlamış oldular. 14 Temmuz darbesinin yıl dönümü töreni için Kerkük’te büyük hazırlık vardı. Irak Türkleri, törene geniş şekilde katılmaya hazırlanıyorlardı. Ancak o günlerde ilginç bir gelişme daha oldu. Kent dışından çok sayıda Kürt grupları Kerkük’e gelmeye başladı. Oysa o zamana kadar Kerkük’te çok az Kürt vardı; nüfusun çoğunluğunu dokuz asırdan beri olduğu gibi Türkler oluşturuyordu. Tören, havanın nispeten serinlediği akşam saatlerinde başladı. Yürüyüş konvoyunda özel kıyafetli Komünist Partisi militanlarıyla Kürt milisler ön sıralardaydılar. Türklerin oturduğu kahvehanenin önünden geçilirken aniden silahlarını çıkararak burayı taramaya başladılar. Kerkük, bir anda Kürtlerin ve komünistlerin önceden planlı şekilde hazırladığı kanlı bir terörle karşı karşıya kaldı. Sözde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, ancak yasak sadece Türklere uygulanıyordu. Kent tam anlamıyla komünist ve Kürt grupların kontrolüne geçmişti. Türklerin evleri, iş yerleri basılıyor; çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak şehit ediliyor; bunlarla yetinilmeyerek cesetleri, araçların arkasına bağlanıp sürükleniyordu. Kentten dışarıya çı



Sayfalar