Buradasınız

Makale

Editör’den Irak Devlet Olmaktan Çok Irak Kral Faysal’ın 1933 yılında İsviçre’de ölümü üzerine oğlu Gazi yerine tahta geçmiş oldu. Kral Gazi’nin genç ve deneyimsiz oluşunu fırsat bilen bir kısım siyasetçiler, ülkenin kaderini etkileyen ve kendi menfaatleri uğruna bazı entrikalar çevirmeye başladılar. Kral Faysal döneminde ortaya çıkan bu gruplar arasında eski bakanlar, ileri gelen devlet memurları, milletvekilleri, bazı aşiret reisleri ve toprak ağaları da yer alıyordu. Halk adına hareket ettiklerini ileri süren bu fırsatçılar pek çok tarım arazilerini ele geçirdiler. Ayrıca Kral Gazi’nin zaaflarından yararlanarak devlet yönetimine giden ve hükümet içinde önemli görevlere sızma girişimlerinde bulundular. İktidarda olan siyasîler de makamlarını korumak için bu gruplara karşı şiddetli biçimde mücadele etmeye başladılar. Bu yüzden Fırat bölgesindeki aşiretlerin ayaklanmaları da ikiye bölünmüş oldu. Bir kısmı iktidarı, diğerleri ise muhalefet tarafını desteklemeye başladılar. Muhalefet yanlılarının başını çeken Yasin el-Haşimî liderliğindeki Hizip el-İha’ el-Vatanî (Ulusal Kardeşlik Partisi) idi. Muhalefetin artan baskısı sonucu Başbakan Ali Cevdet el-Eyyûbî kabinesi Şubat 1935’te düşmüş oldu. Kanla Bastırılan Ayaklanmalar Arkasından Cemil el-Medfaî kabinesi göreve başladı ise olaylar yatışmadı ve aşiretlerin ayaklanması devam etti. Bunun üzerine el-Medfaî Mart 1935’te istifasını vermek zorunda kaldı. Yeni kabine Yasin el-Haşimî tarafından kuruldu. Ancak muhalefet yine rahat durmadı ve aşiretleri, isyanlarını sürdürmek için teşvik etmeyi sürdürdü. Bu sefer Rumeyse ve Suk el-Şüyuh aşiretleri de ayaklanmaya katıldı. Bu sefer Haşimî Hükümeti sert tedbirler alarak ayaklanmasını bastırmak için orduyu aşiretlerin üzerine sürdü. Bu da isyancıların büyük çapta can ve mal kayıplarına yol açtı. Irak’taki siyasetçilerin iktidar hırslarının kurbanı ne yazık aşiretler oldu ve bu yüzden ülkede yapılması beklenen reformların uygulanması engellendi. Daha da kötüsü ülkenin ordusu tarafından vatan evlatlarının bu şekilde öldürülmeleri halkı geniş çapta yılgınlığa ve ümitsizliğe sürükledi. Bu gelişmelerden büyük tedirginlik duyanların bir kısmı yurt dışında eğitim görmüş olan aydınlar kesimi idi. Bunların bir kısmı batıda yaşanan demokrasi ve sosyal adalet gibi kavramlardan etkilenen gençlerdi. Bunlar Ahali Kitlesi ile hareket etmeye başlayan ve ülkede bir an önce reform hareketlerinin başlamasını isteyen gençlerdi.



Bize Göre Bir Resim… Bin Mesaj Yıl 1980, günlerden 15 Ocak. Ertesi gün Bağdat’ta kötü itibarlı Devrim Mahkemesinin, Irak Türklerini evsaf ve liderlik bakımından onlara öncülük edeceğinden korktuğu 4 kahramanın şehit edilmesi için verilen kararı ailelerine tebliğ ediyordu. Üç şehidin söyleyeceği çok şey vardı. Dördüncü ise listelerde kayıp ve ailesi ile görüşmesi mukadder olamıyordu, o kahraman önder Rıza Demirci idi. Sıra Nejdet Koçak’a gelince, eşi ile uzun uzun konuşabildi. Bunu bizzat rahmetli eşi Ayten Koçak’tan duydum. 1981 yılında Ankara, Maltepe’deki evinde ziyaret etmiştik. Benimle beraber rahmetli Galip Erdem ağabeyimiz ve Allah selamet versin Nuri Gürgür, Acar Okan ağabeylerimiz ve Mahir Nakip kardeşim vardı. Çıktığımızda, Şehidimizle son görüşenin kendisi olduğunu, arkadaşlarına kaygılanmamaları gerektiğini ve tahkikatta kimsenin adının bulaşmadığını anlattığını söyledi. Belki korkmasınlar anlamında söylendiği dile getiriliyordu,



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Sembolizme Dair Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Niye Semboller? Irak Türkmen Cephesi Başkanı Sayın Erşat Salihî’nin bazı Türkmen Haşd Şaabi kuvvetlerini ziyareti sırasında gençlerle birlikte bozkurt işareti yapmışlar ve Türkmen halkını selamlamışlar; bunun üzerine de bir Kürt siyasî partisi yanlısı olan Rudaw tv bunu bir haber yaparak Kerkük’ün Kürt ve Arap milletvekillerini kışkırtarak konuyu bölücülük girdabına çekmek istemiştir. Aslında Kürt ve Arap milletvekillerinin verdikleri demeçlerde de "Irak halkı arasında ayrımcılık yapan ve parçalanmaya neden olan bu tür tavırlar kabul edilemez. Biz Irak'ın coğrafi birliğini savunuyoruz" ve “Toplumsal barışa hizmet etmeyen, bir arada yaşama kültürüne saygı göstermeyen ve kışkırtıcılığa neden olan yaklaşımları reddediyoruz” gibi yuvarlak yorumlar yapılmıştır. Belli ki mahut gazetenin muhabiri onları kışkırtmaya yeltenmiştir, onlar da buna alet olmuşlardır. Çünkü 2003 yılından beri Türkmenlerin siyasi figürleri dahil büyük bir kesimi bozkurt işaretini yaparak halkı selamlamakta oldukları halde, bugün bunun bir sansasyon kaynağı yapılması tuhaf değil, kasıtlıdır. Ancak ‘be’si yok’ demek lazım. Bu yorumları, onların cehaletine demeyelim de, bilgisizliklerine yoralım ve esas Türkmen aydınını bu konuda sorumlu tutalım. Demek ki Türkmen aydını bugüne kadar birlikte yaşadıkları Kürt ve Arap vatandaşlarını Bozkurt’un bir siyasî sembol değil, Türkmenlerin de ortak oldukları eski Türk efsanelerinde var olan bir sembol olduğunu anlatamamışlar veya anlatma fırsatı bulamamışlardır. Onun için de bozkurt, bugün böyle istismar edilerek eleştiri konusu, hatta bölücülük olarak değerlendirilebiliyor. İşin Aslı Belki Bozkurt işaretini yapan bazı Türkmen gençleri de Bozkurt’un ne olduğunu ve nasıl sembolleştiğini bilmeyebilir. Dünyada birçok köklü milletin hayvanlara atfen sembolleri ve tarihlerine kaynaklık eden mitolojik efsaneleri vardır. ABD’nin beyaz başlı kartalı, Fransızların horozu, İngilizlerin aslanı, Rusların ayısı, İspanyolların boğası, Çinlilerin pandası, Hintlilerin kaplanı ve Türklerin de bozkurdu tarihî sembolleridir. Bu sembollerin bir kısmı genelde o milletin mitolojisini oluşturan destanlarında da yer alır. Mesela Türklerde Bozkurt Destanı ile Ergenekon Destanı bunlardan ikisidir. Bu iki destanı kısaca anlatalım. Bozkurt Destanına göre düşman askerleri Türklere ansızın saldırır ve bütün erleri (askerleri) kılıçtan geçirerek öldürür. Bu kıyımdan sadece 10 yaşlarında bir oğlan sağ kalır, onun da kollarını kesip kendi kaderine terk ederler. Orada bir dişi bozkurt çocuğu etle besler. Çocuk ergenlik çağına gelince bu dişi bozkurtla evlenir ve Türkler bozkurttan doğarak yeniden çoğalır. Ergenekon Destanı ise bir Göktürk destanı olup, daha sonraları ortaya çıkmıştır. Destan, komşuları tarafından tuzak kurularak yok edilen Türklerden geriye kalan birkaç kişi saklanmak için dağlık bir alanda yol araması ile başlar. Dağların arasında gizlenmiş bir ova bulan Türkler, ovaya yerleşir ve çoğalır. Yüzyıllar sonra oraya sığmaz hale gelince, çıkmak isterler. Ancak çıkışı bulamazlar. Bunun üzerine çevredeki dağların demir madeninden yapıldığını fark ederler ve demiri eriterek çıkmaya çalışırlar. Çıkışta kendilerine Börteçine adında erkek bir bozkurt rehberlik eder. Türklerin, 840 yılında k



Kaynakça: 1- Adsız (1996) İslam Ansiklopedisi. Cilt 14, Genç Kalemler maddesi, sayfa 21-23. Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul. 2- Ahmet Bozdoğan (2007) Birinci Yeni Lisan Makalesini Milli Edebiyat Akımının Bildirgesi Olarak Okumak. C. Ü. İlahiyat Fakültesi dergisi. X1/2, sayfa 251- 266. 3- Ata Terzibaşı (2005) Kerkük Matbuat Tarihi. Kerkük Vakfı, yayın nu: 14. İstanbul. 4- Ata Terzibaşı (2013) Kerkük Şairleri. Kitap 2, Ötüken, yayın nu: 1021, İstanbul. 5- Maarif Dergisi Koleksiyonu, 11 sayı. (11 Nisan 1329 – 7 Teşrinisani 1329) 6- Mehmet Ömer Kazancı (2011) Yeni Irak gazetesi, Türkmen Kardeşlik Ocağı, yayın nu: 24. Kerkük 7- Mehmet Ömer Kazancı (2019) Hışırtılar. TBA yayın nu: 2. Kerkük. 8- Nazım H. Polat (2020) Yeni Lisan'da Divan Edebiyatı Eleştirisi. Türk Dili. Yıl 69, sayı 821, sayfa 18- 29. 9- Önder Saatçi ((2020) Irak Türkmenleri İçin. Kerkük Vakfı, yayın nu:87. İstanbul. 10- Selahattin Sakı Vali ve Mehmet Hurşit Dakuklu (1980) Basın Tarihi. Kültür Bakanlığı, yayın nu:32. Bağdat. 11- Suphi Saatçi (1997) Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatı Antolojisi. Cilt 6, Azerbaycan- Irak (Kerkük) Türk Edebiyatı. Kültür Bakanlığı. Ankara.



Gazi Nakip’in Şiir Defterinden Hazırlıyan Nazım Terzioğlu Salah Nevres Irak Türkmen çağdaş şiirinin öncü şairlerinden biri olan Salah Nevres (Kerkük, 1941), hem hece vezni hem de serbest sitilde yazdığı şiirleriyle büyük bir beğeni kazanmıştır. Aynada Zaman (1972), Uzaktan Geliyorum (1980) Pencere (1989) ve Vatan Bende Yaşıyor (2010) adlı eserlerinde şiirlerini toplayan Nevres’in şiir uğraşı dışında yerli ağızla piyesler yazmış ve besteler yapmıştır. 1969 yılında doğum sırasında eşini ve çocuğunu kaybetmesinden şair derin bir üzüntü yaşamıştır. Bu acı olay, sanat anlayışı ve şiirleri üzerinde de büyük bir etki yapmıştır. Şair, Türkmen toplumunun başına gelen felaketleri ve kendi acılarının tazeliğini Gazi Nakip’in şiir defterinde yazdığı takdim yazısı ve şiirlerin seçiminde de kolaylıkla hissettiriyor. Gazi’ciğim, Ne yazayım bilmiyorum. Çünkü hatıra yalnız kâğıt üzerinde yazıldığı zaman çok gülünç oluyor. Yeter ki bir zamanlar beraber geçirdiğimiz mutlu veya kederli demler hâlâ da tütüyor gözlerimde. Gazi’ciğim, bu günler hep gamlıyım.. Artık hayata olduğu gibi değil da netice itibarıyla bakmaya başladım.



Editör’den
Yüz Yıldan Beri Irak…

Osmanlı döneminin ardından işgale uğrayan Irak yüz yıldan beri ne yazık ki gerçek demokratik ve özgür bir devlet olamadı. Bilindiği gibi 1920’de yapılan son Roma Konferansında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştı. O tarihten beri ülke dünya ülkeleri arasında medenî bir devlet olma yolunda mücadele etmiş olmasına rağmen, ne yazık ki her geçen gün daha da geriye gidiyor.

Irak’taki gelişmeleri ve böylesine bir gidişatın nereye varabileceğini anlamak için 1921 yılındaki Kahire Konferansı’ndan itibaren Irak’a çizilen kaderin grafiğini daha sağlıklı biçimde anlamak mümkün olabilir. Ortadoğu konusundan sorumlu büyük uzmanların, bu arada İngiltere’nin Irak’ın Siyasî Komiseri olarak atadığı Sir Percy Cox ve danışmanı Gertrude Bell‘in de katıldığı konferansa Winston Churchill başkanlık etmişti.

Konferansta, Temmuz 1920 tarihinde Suriye’de tahttan düşürülen Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Irak’ın tahtına oturtulma kararı alındı. İngiltere bunun için Irak’ın her yanında geniş bir propaganda kampanyası açtı. Buna paralel olarak göstermelik bir plebisit yapılarak, güya halkın olumlu oy vermesi sonucu Faysal’ın Irak’a kral olmasının uygun olduğu görüşüne varıldı. Bakanlar kurulu da İngiltere’nin tavsiyesi ile Temmuz 1921 tarihinde ilan ettiği kararla, yasalara bağlı kalmak koşuluyla anayasal, parlamenter ve demokratik anlayışta bir hükümetin başında Faysal’ın krallığını ilan etti.

İngiliz-Irak İlişkileri
Ülkede başlayan monarşi rejimi de Irak halkına yönetimde inisiyatif sağlamadı ve gerçek bir demokratik anlayış kazandırmadı. Her şey İngiltere’nin elinde idi. Ülkenin dış ilişkileri ve fiili yönetim Irak siyasî komiserinin elinde idi. İngiltere sadece krala ve hükümet üyelerine öğüt veriyordu. Her bakanın çok yüksek maaşlar alan İngiliz bir danışmanı vardı. Her şey bunların yönlendirmesi ile yürütülüyordu. Ayrıca genel güvenlik müfettişi, sağlık, gümrük, tarım, çalışma, sulama ve haberleşme gibi önemli kurumları direkt İngiliz memurlar yürütüyordu. İllerde de geniş nüfuza sahip İngiliz müsteşar ve danışmanlar kanalıyla yönetiliyordu. Bunların yetkileri Iraklı yerel yönetici ve memurların üstünde idi.

Bütün bu durumlar Irak halkının bağımsızlık isteklerini giderek arttırıyor ve yönetimden memnun olmadıklarını gösteriyordu. İngilizler ise halkın gözünü boyamak için Irak ile İngiltere arasında yeni bir antlaşma yapılacağını, böylece manda yönetimindeki siyasetin değişeceğini dile getirerek nihayet 1922 İngiltere-Irak Antlaşmasını gerçekleştirdiler. Ancak bu antlaşmanın da İngiliz sömürge siyasetinin görünüşte bir değişikliğini ifade ediyordu. Başka bir ifadeyle İngiltere bu antlaşma ile manda yönetiminin ne anlama geldiğini ve İngiltere’nin Irak’ta elini güçlendirmek için antlaşma eklerinde koyduğu başlıklardan da anlaşılıyordu: 1. Irak hükümetine İngiliz danışmanların atanması. 2. Irak Ordusuna yardım edilmesi. 3. Yabancıların korunması. 4. Mali işlerde ve 5. Dış ilişkiler konusunda Irak’a danışmanlık hizmeti verilmesi.

Anlaşma 20 yıl süreyle geçerli olması düşünülmüş, ancak 1923 yılında imzalanan diğer bir antlaşma ile bu süre 4 yıla indirildi. Ne var ki halk antlaşmanın içeriğine vakıf olunca itirazlar yükselmeğe başladı.



Bize Göre

Ben, Sen değilim
Erşat Hürmüzlü

Tabii ki ben, sen değilim. O bakımdan ne ben senin gibi davranıyorum, ne sen benim gibi. Bu bakımdan muhtelif olma ve pozitif olarak birlikte yaşama sanatının birçok kuralı vardır.
Bunları belki duymuş, okumuşsunuzdur. Bu kuralları belki onlarcasına kadar genişletebilirsiniz. Ancak gelin en önemlilerine bakalım.

- Ben, sen değilim.
- Benim kanaat ettiklerime senin kanaat getirmen şart değildir.
- Mutlaka benim gördüklerimi siz görmeyebiliyorsunuz.
- Değişik fikirler, hayatta çok normal şeylerdir.
- Üç yüz altmış derece açısında görmen mümkün değildir.
- İnsanları tanımak, onlarla kavga etmek için değil; onlarla beraber yaşamak içindir.



Türkmeneli’nden Türk’ün Dilinden İKİ DEVLET ARASINDA KALAN TÜRKMENLER I Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Tarihten Yapraklar Farslar, Ortadoğu’nun en eski medeniyetlerini kuran milletlerin başında gelir. Bölgede en azından 2500 yıllık bir tarihleri var. İslam’dan önce bugünkü Azerbaycan, Ermenistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Güney Kazakistan, Afganistan, Tacikistan, Pakistan, Kafkaslar, Irak, Suriye, Güney Türkiye ve Arabistan’ın bir kısmına hâkim olmuşlardır. Bu coğrafya için Büyük İskender’le savaşmışlardır. Mecusilik veya Zerdüştlük, Farslara has bir din olup, ateşe tapma dinidir. Farsça yeni gün anlamına gelen Nevruz da bu dinin bir bayramı iken diğer milletlere yayılmıştır. Köklü bir müzik, edebiyat ve mimarlık kültürüne sahip olduklarını kaynaklar gösterir. Büyük ölçüde Hz. Ömer zamanında Kadisiye Savaşından sonra Müslümanlaşan Farslar, bir taraftan milli kültürlerine sadık kalmışlar diğer taraftan da İslam kültürüne çok değerler katmışlardır. Bu dönemden sonra yetişen Firdevsi Gaznelilerden ve Ömer Hayyam da Selçuklulardan ilgi görmüştür. 1500’lü yıllarda yetiştirdikleri Hafız Şirazi dünyanın sayılı şairleri arasında yer alır. Ayrıca aralarında Seyid Şerif Cürcanî, Fahreddin Razî, Ömer Nesefi gibi âlimler; İmam Gazalî, İbni Mukaffa, Abdülkadir Geylanî gibi mutasavvıflar; İmam Ebu Hanife, Davud el-İsfehani gibi fıkıh bilginleri; Taberî, Beyhakî gibi tarihçiler; Nizamülmülk, Celaleddin Devvanî gibi siyaset bilimcileri; Molla Camî, Feridüddin Attar gibi şair ve hadis derleyicileri Farstır. Bunların hiç birisi Şii değildir. Diğer taraftan asker bir millet olan Türkler Hun ve Göktürk İmparatorluklarını kurarak Farslara komşu olmuşlar ama birbirleriyle hiç çatışmamışlar. Emeviler zamanında Kuteybe Bin Müslim Orta Asya’ya sefer etmiş, düzenli ordularla karşılaşmamış ve geniş bir coğrafyayı fethedebilmiştir. Baykent (zengin şehir)’e giren Kuteybe, şehri yağmalamış ve birçok insanı kılıçtan geçirmiştir. Türkler nezdinde iyi iz bırakmayan Emevilerin, Türklerin Müslümanlaşmasını sağlamada başarılı oldukları söylenemez. Halbuki Türkler İslam’ın üç temel inancını paylaşan bir milletti: Göktanrı, ölümden sonra dirilme ve savaş (cihat). Abbasi Devleti kurulduktan sonra Fars ve Türk aydınları Bağdat’ta boy göstermeye başlar. Çinlilere karşı Savaş açmak isteyen bir Türk devleti olan Karluklar, Abbasilerde yardım ister. 751 yılında Abbasiler Karluklara yardım göndererek bugünkü Kırgızistan ve Kazakistan sınırı üzerine bulunan Talas nehri civarlarında Çin ordusunu yenerler. Bu sayede Müslümanlarla Türkler arasında yakınlaşma başlar. Araplar, o tarihten sonra Orta Asya sahnesinden çekilmişlerdir. Karahanlı Devleti Hakanı Satuk Buğra Han 932 yılında resmen devlet dininin Müslümanlık olduğunu kabul edince Türk halkı da İslam dinini benimsemeye başlar. Yani Türkler İslamiyet’i kılıç zoruyla değil, isteyerek benimsemiştir. Konar-göçer olan Türkler, İslamiyet’i kabul ederek yerleşik düzene geçmeye başlar ve o tarihlerde zaten Müslüman olan Farslarla Semerkant, Buhara ve Hive VS. gibi şehirlerde kaynaşırlar. İslam’ın ibadete dair terminolojisini de Farslardan öğrenirler. Nitekim, namaz, abdest, oruç vs. gibi ibadete dair kelimelerin hepsinin Farsça olmasının sebebi de buradan gelmektedir. 11. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Asya'nın bir bölümünü ve Orta Doğu'yu yine Müslüman bir Türk devleti olan ve Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuklular yönetir. 1055 yılında Bağdat’a giren Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Şehri Şii Büveyhoğullarından kurtarır ve Abbasi Halifesi Kaim’in yanında yer alır. Irak’a daha önce yerleşmeye başlayan Türkler bu tarihten sonra daha yoğun bir şekilde Irak coğrafyasına akın etmeye başlarlar. Takriben 300 yıl hüküm süren Selçuklularda ordu dili Türkçe iken son dönemlerinde saray dili Farsça olmuştur.



Suphi Saatçi
Türkmen Dağarcığı
60 Yıldan Sonra Katliam Kitabı

Bin yıldan beri Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, 14-16 Temmuz 1959 tarihinde korkunç bir soykırımına maruz kaldılar. Sadece Türkmenlerin veya Irak’ın değil bütün bir insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen bu facia “Meczeret Kerkük Temmuz 1959” Arapça başlığı altında kitaplaştı. Başlığının Türkçesi “Kerkük Katliamı Temmuz 1959” olan bu değerli çalışma Kerkük Vakfı tarafından yayımlandı. İstanbul’da (Birinci Baskı, Temmuz 2020) basılan kitap 495 sayfadan oluşmaktadır. Bu önemli kitabın İkinci baskısı ayrıca Kerkük’te yapıldı.

Türkmenlerin hafızalarında bütün canlılığı ile hâlâ yaşayan bu korkunç katliam, değerli Türkmen araştırmacı yazar Av. Habib Hürmüzlü tarafından kaleme alındı. Uzun yıllara yayılan araştırma çabaları sonucu ortaya çıkan bu çalışma, büyük bir emek ürünüdür. Yıllardan beri yürüttüğü araştırmaları sayesinde pek çok yazılı ve görsel belge ve kaynağa ulaşan Hürmüzlü, birçok anı ve raporu incelemiş ve sayısız canlı tanığın ifadesine başvurmuştur. Böylece yazılı ve sözlü katliam tasvirini büyük bir sabır ve serinkanlılıkla yazıya geçirmiştir. Ulaştığı ve masa üstüne yatırdığı her türlü yazılı ve sözlü bilgiyi süzgeçten geçiren yazar, bilimsel ve tarafsız yaklaşımı ile Kerkük Katliamını her yönü ve gerçek yüzüyle ortaya koyarak okuyucuya yansıtmıştır.

Çeşitli cepheleriyle konuyu ele alan Hürmüzlü, eserinin içeriğini ve konularını çekici başlıklarla zenginleştirmiştir. Bu bakımdan okuyucuların fikir edinmesi açısından öncelikle kitabın bölümlerinin başlıklarını gözden geçirmek gerekir.

Kitabın Birinci Bölümünde Kerkük Katliamı öncesi meydana gelen olaylar şu başlıklar altında ele alınmıştır: Katliam öncesi durum ve Irak Türkmenleri; monarşi döneminde Türkmenler; Katliam öncesi meydana gelen olaylar; Türkmenlere ait evlerde silah aramasında bulunulması ve evlerin mahremiyetine tecavüz edilmesi; Türkmenlerin silahlardan arındırılması ve güney bölgelerine sürülmeleri.

İkinci Bölümde karanlık günlerdeki olaylar anlatılmıştır: Katliam günleri; Kerkük Kalesinin bombalanması; Komünist ve Kürt Patilerinin katliama karşı tavırları; Katliamdan korkunç sahneler; Ata Hayrullah ve kardeşi İhsan’ın şehit edilmeleri; 14 Temmuz gününden önce şehit Ata Hayrullah Kerkük’e neden döndü? Muhtar Fuat’ın kızı Emel’in şehit edilmesi; Selahattin ve Mehmet Avcı kardeşlerin şehadeti.



KERKÜK SEVDALISI GÜNGÖR YAVUZASLAN’LA TÜRKMENELİ SOHBETİ 1. Gazeteci gözüyle bize bir Türk dünyası penceresi açar mısınız? Neden Türk dünyası meselelerini basın yayın konusu yapma gereği duydunuz? Türk Dünyası için bir pencere açmak gerekirse KERKÜK penceresinden bakmak lazım. Bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da ben Türk’üm demenin yanında, Irak’ta ben Türkmen’im demek o kadar derin ve manalıdır. Türk Dünyası meselelerini anlamak için atar damarlarına bakmak lazım. Telâfer ve Kerkük Türk Dünyasının atar damarlarıdır. Türkiye’de Türk Dünyası’ndaki gelişmeleri yeterince anlatan ve yayınlayan medya organı sayısı çok az. Yerelde devam eden gazetecilik çalışmalarımda bir Türk Dünyası farkındalığı olsun diye, Irak Türkmenlerinden başladım. Rahmetli Sadun Köprülü tanıştığımız andan itibaren, bana yardımcı oldu. Kerkük Vakfı ve Irak Türkleri Derneği hep yanımda oldu. Kerkük’ün Sesi Gazetesi büyüyerek bir Türk Dünyası medya çalışması oldu. Elbette Irak Türkmen Basın Konseyi çalıştayları da ilerlememize büyük katkı verdi. 2. Türk Dünyası’nda Irak Türklüğünün yeri nedir sizce? Irak Türk varlığı; derinliği olan bir mücadele sahası olsa da Irak Türkleri siyasal mücadelelerinde Türkiye ve Azerbaycan’dan başka hiçbir devletten üst düzey destek alamamışlardır. Daha çok kültürel yaklaşımlarla tanınan Irak Türkmenleri Anadolu’nun izdüşümü gibi Ortadoğu’da parlamaktadırlar; ancak Türk Dünyası’nda üst düzey bir Irak Türkleri bilinci oluşmamıştır. 3. Kerkük’ün Sesi gazeteniz hakkında bize bilgi verir misiniz? "Kerkük'ün Sesi" adlı gazetesiyle Irak'taki gelişmeleri ve orada yaşayan Türkmenlerin sesini Türkiye'ye duyuruyoruz. Kerkük'te Türkmenlerin yaşadığı sıkıntıları gündeme getirmek amacıyla yayın hayatına başlayan aylık gazete, 10 yıldır okuyucularıyla buluşuyor. Tirajı 5 bin olan gazete, Irak'taki Türkmen siyasiler, sivil toplum örgüleri ve araştırma merkezlerine de ulaştırılıyor. Irak'taki gelişmelerin duyurulması ve Türkmenlerin sesi olması amacıyla çıkarıldı. Gazete hem yurt genelinde hem de Kerkük'te okuyucuyla buluştu. Muhabirliği bazı aktivistler ve gazeteciler yapıyor. Son yıllarda okuyucularımız da artık gazetemizin muhabiri gibi mail veya telefon yoluyla haber aktarmaya başladı. Irak’tan, Kerkük'ten, Bağdat'tan, hatta Telâfer ve Musul'dan gelişmeleri aktarıyorlar. Biz de bu gelişmeleri medyamıza aktarmanın yanı sıra özel haber olarak gazetemizde yayımlıyoruz. "Kerkük'te dağıtımı, gönüllü gençler yapıyor." Kerkük'te gazetenin dağıtımını Türkmen gençler gönüllük esasına göre yapıyor. Yurt içi ve yurt dışında gazetemizi gönderdiğimiz kurumlardan, kişilerden herhangi bir ücret talep etmiyoruz. Derneklerimizin üyelerinin desteğiyle gazetemizi çıkarıyoruz. Kerkük'ün Sesi, Türkmenlerin ve Kerkük'ün sesi olmak için çıkardığımız bir gazetedir. Gazetemizi devlet büyüklerimize de arz ettik. Bunlardan biri de başbakanlığı döneminde Bartın'ı ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır. "Sosyolojik anlamda kente çok şey kattı"



Sayfalar