Buradasınız

Makale

Suphi Saatçi Irak Sil Baştan Olmadıkça… Irak’ın 2003 yılında işgal edildiği tarihten günümüze kadar geçen süre 16 yılını dolduruyor. İşgalden hemen sonra ülkeye demokrasi ve barış getirmek gerekçesiyle önce bir anayasa taslağı hazırlandı. Irak’ta belirli kesimlere avantaj sağlamak gayesi ile hazırlanan bu anayasa ABD’nin Bağdat’taki siyasî hâkimi Paul Bremer tarafından baskı ve tehdit ile kabul ettirildi. Bu anayasaya göre Irak halkı etnik ve mezhep bakımdan parçalara ayrıldı. Bu anayasaya göre ülkede demokratik ilkelerin uygulamaya konulması yerine, milis güçlerine sahip siyasî partiler kuruldu. Ülkede özgürlük ve demokratik platformlarda mücadele vermek yerine, silahlı ordulara sahip partiler çete teşkilatına dönüştürüldü. Kurulan hükümetler silahlı güce sahip örgütlerin isteklerine göre gerçekleşti. Böylece ülkenin en büyük serveti olan petrol çeteler arasında bölüşüldü. Ülkenin millî geliri, yıllardır sefalet içinde kıvranan halk arasında adil ve hakkaniyetli biçimde bölüşülmedi. Halkın serveti dış ülkelere bağlı devletlerin iradesine göre yönetildi. Kurulan her hükümet başarısız olunca, başka pazarlıklar kurularak yeni hükümetler kuruldu. Her seçim dönemi halkın kullandığı oylar çöpe atıldı ve seçim sonuçları gizli örgütlerin isteklerine düzenlendi. Seçimlerin nezih ve adil olması engellendi ve sonuçlar gizli pazarlıklara göre açıklandı. Parlamento ve mahallî seçimlere her seferinde fesat karıştırılarak halkla alay edildi. Halk bir yandan etnik ayrışma ile boğuşurken, diğer yandan mezhep kavgaları içinde bunalmış oldu. Didişme ve ayrışma mücadelesi içinde boğuşan halkın dikkati başka noktalara çekildi. Ülkenin parçalanması için plan yapanlara tavizler verildi ve Irak’ın servetini çalanlara fırsat verildi. Millî serveti çalanlar da ülkenin parçalanmasına ses çıkarmadı. Ülkeyi parçalamak üzere yapılan referanduma parmak basan kişiye Irak’ın cumhurbaşkanlığı makamı ikram edildi. Her dönem kuzey hükümeti Irak seçimlerine ve hükümetin oluşmasına müdahale etti. Ancak Bağdat’taki merkezî hükümetin, kuzey seçimlerini kontrol etmesine izin verilmedi. Açlık ve sefalet içinde kıvranan halkın en basit taleplerine kulak veren olmadı. 25-30 yıldan beri bunalım içinde bulunan ülkede, sayıları beş milyona varan üniversite mezunu gencin geleceği karartıldı. Milyonlarca dul ve yetim çocuğun derdine çare aranılmadı. Yüz binlerce çocuk parklarda oynamağa hasret kalarak psikolojileri bozuldu. Gelecekleri karartılan işsiz ve sefil insanlar hırsızlık ve soygun örgütleri kurmak zorunda bırakıldı. Irak’ın pek çok şehrinde uyuşturucu ticareti serbestçe kol dolaştı. Terör, soygun, cinayet, insan ticareti pa



Bize Göre Ahlakî Pragmatizm Erşat Hürmüzlü Bir görüşmede bana sorulan bir soru vardı, Türk dış politikasının en önemli ihtiyacı nedir, diye. Aslında vereceğim cevap sadece Türk siyasetinin dış politikası ile ilgili değil, çok genel; hatta Irak Türkmenleri de merak ediyorsa çok kapsamlı bir mefhum olmalıydı: Ahlakî Pragmatizm. Yanlış anlamalara mahal vermemek için, önce prgamatik düşüncenin ölçüsüne bir göz atmak lazım. Bazı analizlerde, pragmatizmin, ne pahasına olursa olsun çıkarların savunması anlamına geldiği söylenir. Bunun savunmasını yapanlar, gerçeklerin her şeyin çıkarlarımıza uyumu içinde saklı olduğunu iddia eder. Bunlara göre, eskiden Kabul görmüş olan prensiplerin mutlak gerçek olmadığı, hatta yanlış olabileceği bir hakikattir. Kalbi iman ve inanç ile dolu olan bizler ise, prensip ve sabitlerimizin olmazsa olmaz olduğunu ve çıkarlarımızla çeliştiği takdirde prensiplaerimizden yana tavır koyacağımız fikrini doğru buluruz. Ancak bir farkla: kendimize, ülkemize ve milletimize iyilik sağlayan sonuçlara varmak için karar verdiğimizde realist ve gerçekçi olmalıyız. Bu husus, devletler için olduğu kadar, fertler için de geçerlidir. Açıklayalım, yürüyorsunuz ve karşınıza akan bir nehir geldi. Karşıya geçmek için mola verip suyun durmasını mı beklersiniz, karşı tarafa geçmek için gereken araç ve gereçleri bulmaya mı çalışırsınız? O zaman bazı politikacılarımız neden suyun durmasını beklemeyi daha doğru buluyorlar. Tamam, işte durmayacağını biliyoruz ya.! İşte bireyler olarak da, Devletler olarak da gerçekçi



Türkmeneli’nden Türk’ün Dilinden 21. Asrın Sykes-Picot’su Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Bir Nebze Tarih... Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey 1055 yılında Bağdat’a girerken ve Alparslan Bey de 1071 Malazgirt’te zaferi kazanırken iki amaçları vardı ve bu iki amaç günümüze kadar sâridir diyebiliriz. İlki İslam’ın bayraktarlığını yapmak, ikincisi de bugün Ortadoğu dediğimiz bölgeyi de içine alacak coğrafyayı vatan edinmekti. O gün-bugün başta Avrupa olmak üzere Hıristiyan alemi hem İslam’ı Türk’le özdeşleştirmiş hem de Türk’ü bu coğrafyadan söküp atmak için her türlü entrikayı çevirmekten geri kalmamıştır. Ortadoğu coğrafyasının diğer iki unsuru olan Araplar ve Farslar için aynı şeyi düşünmediğinin sebebi bununla açıklanabilir. Osmanlı’nın zayıflaması ile bu amaç daha da tebarüz etmiştir. 1916 Sykes-Picot ve 1920 Sevr Anlaşmaları bu yazdıklarımızın birer tezahürüdür. Tahmin edilmeyen iki önemli husus emperyalistleri hayal kırıklığına uğrattı. Biri güçsüz düşmesine rağmen Türk milletinin özgür kalma iradesi, ikincisi de Mustafa Kemal ve silah arkadaşları gibi bir ekibin çıkmasıdır. Yoksa Ortadoğu’daki Türklerin âkibeti Araplarınkinden çok farklı olmayacaktı. 21. Asrın İlk Çeyreği Biterken... Emperyalistlerin Ortadoğu’daki planları, Türkiye’yi ufalamak hariç, özellikle Arap coğrafyasında büyük ölçüde uygulandı. Ama günümüzde ise emperyalizm devam ederken, emperyalistler değişti. Artık İngiltere, Fransa ve İtalya yok, yerlerine Amerika ve Rusya var. İran’ı da son zamanlarda yayılma istidadı gösteren mahalli bir sömürgeci olarak görmek yanlış olmaz. Elbette Ortadoğu’ya bu kadar merak salmanın sebebi hâlâ petrolün ciddi bir enerji kaynağı olmasıdır. Eğer enerji kaynağı olarak petrole olan ihtiyaç, 20 Asra göre, azalmış olsaydı, belki de emperyalistler Ortadoğu’yu bu kadar hedefe koymayacaklardı.



Önder SAATÇİ SUPHİ SAATÇİ’NİN IRAK TÜRKMEN FOLKLOR ARAŞTIRMALARINA KATKILARI Halkın üretmiş olduğu maddi ve manevi ürünlerin hepsine birden folklor denir. Folklor kavramı geniş anlamda ele alındığında, bütün bir halk edebiyatını ve bununla birlikte gündelik hayatta kullanılan eşyadan halk inançlarına, giyim kuşamdan çocuk oyunlarına, çeşitli merasimlerden (nişan, düğün, cenaze, vb.) eğlence türlerine kadar ve daha sayamadığımız birçok halk kültürü ürününü içine alır. Folklor sayesinde milletlerin karakterleri bir cevher hâlinde nesilden nesle taşınır. Kişiler folklordaki inanışlar ve uygulamalarla büyür, yetişir ve böylece kendini belli bir toplumun ferdi olarak hisseder. Çünkü folklor insanların doğumundan ölümüne kadar geçen bütün hayat devrelerinde kişiyi saran, kucaklayan bir genişliğe sahiptir. Folklor araştırmaları Batı’da 19. yüzyılda başlamıştır. Türkiye’de ise Osmanlı’nın son dönemlerinde yavaş yavaş bu alana ilgi gösterilmiş; ancak Cumhuriyet devrinde folklor araştırmaları hız kazanmıştır. Irak Türkmenlerinin folklorunun araştırılması ve kayda geçirilmesi ise daha ziyade 1950’li yıllardan itibaren üzerinde durulan bir konudur. Bu yıllarda Molla Sabir’in “Kerkük Müntahap Hoyratları” (1951) ve Ata Terzibaşı’nın üç ciltlik “Kerkük Hoyratları ve Manileri” (1955-1957) bilhassa Kerkük hoyratlarının kayda geçirilmesi ile ilgili ilk derlemelerdir, Nermin Neftçi de çeşitli izlenimlerini aktardığı “Kerkük’te Bulduklarım” (1957) kitabında Kerkük’te gözlediği birçok halk kültürü (yağmur yağması için çeşitli uygulamalar, masal anlatma geleneği, giyim-kuşam, düğün âdetleri, vb) unsurunu kaydetmiştir. 50’li yılların sonlarında Kerkük’te yayınlanmış Beşir gazetesi de birçok folklor ürününün sergilenmesi için zemin oluşturmuştur. 60’lı yıllarda da Irak Türkmen folkloru yine araştırmacıların ilgi odağı olmuş; Şakir Sabir Zabit’in “Kerkük’te İçtimai Hayat” (1962) kitabı, ilmî disiplinden uzak olsa da Kerkük hoyratları dışındaki diğer folklor malzemesinin bir araya getirildiği önemli bir eserdir. 1961-1976 yılları arasında Bağdat’ta yayınlanmış Kardaşlık dergisinde de Mevlüt Taha Kayacı Irak Türkmenlerine ait pek çok folklor ürününü gün yüzüne çıkarmıştır. 70’li ve 80’li yıllardaysa Azerbaycanlı folklorist Gazanfer Paşayev Kerkük folkloruyla yakından ilgilenmiş ve birçok folklor unsurunu yazıya geçirerek alana ciddi bir katkıda bulunmuştur. “Kerkük Tapmacaları” (1984) ve “Irak Türkmen Folkloru” gösterilebilir (1992) . 80’li ve 90’lı yıllarda Ziyat Akkoyunlu da Irak Türkmen folkloruna dair çeşitli makaleler yayınlamış ve tebliğler sunmuştur. Bu yayınlara “Kerkük Türk Halk Müziği” (2009) çalışması ile Mahir Nakip’i de eklemek gerekir. Son yıllarda ise Necdet Yaşar Bayatlı Irak Türkmen folklorunu ele alan geniş kapsamlı araştırmalara imza atmıştır. Bayatlı’nın en önemli eserleri arasında “Irak Türkmenlerinin Halk Masalları” (2009), “Irak Türkmen Folklorunda Halk İnançları” (2012) ve “Irak Türkmen Folklorunda İyeler” (2017) sayılabilir. Irak Türkmen folkloruna 80’ler ve 90’lardan itibaren emek veren önemli bir isim de Suphi Saatçi’dir. O, bir yandan Kerkük’teki çocuk folklorunu kayda geçirirken diğer yandan kendi mesleği olan mimarlığı da bir çıkış noktası yaparak Kerkük’teki geleneksel Türk mimarisini çalışma konusu yapmıştır. Hatta, onun folklordaki ilgi alanının genişliği Kerkük’teki halk müziğine kadar uzanmıştır. Saatçi eserlerini hazırlarken sağlam belgelere dayanmış ve titiz bir üslupla ele aldığı konuyu bütün yönleriyle açıklamayı başarmıştır. Onun eserleri, Kerkük’ün ve Irak’taki diğer Türkmen bölgelerinin Türklüğünü tescil eder niteliktedir. Hele hele Ba’s rejiminin yıkmış olduğu Kerkük Kalesi’ndeki evlerin bir çalışma konusu yapılması ve Kerkük Kalesi’nde Türklüğü belgeleyen eserlerin fotoğraflarla, teknik çizimlerle de desteklenerek belgelendirilmesi hem Suphi Saatçi için mesleki bir başarı hem de Irak Türklüğü için ölmez bir yadigârdır. Bu yazıda elimizden geldiğince Suphi Saatçi’nin yalnızca kitap boyutundaki çalışmalarına büyüteç tutmaya çalışacak, Irak Türkmen folkloruyla ilgili makale ve bildirilerine yer vermeyeceğiz. Yazarın alanla ilgili başlıca kitapları şunlardır: 1. Kerkük Çocuk Folkloru:



Gününü Şiire Veren Gücünü Şiirden Alan Şair Rıza Çolakoğlu Mehmet Ömer Kazancı 1993 yılında yazmış olduğum "Yarısı Sende Kaldı Yarısı Bende" şiirimi Nusret Merdan'a ve 1998 yılında yazmış olduğum "Bir Gün Gelir" şiirimi Rıza Çolakoğlu'na armağan etmiştim. Şiirleri, 2003 yılında kendi hesabıma yayımladığım "Bir Ömür Yetmiyor Ki" adlı kitabıma almıştım. Kitabı matbaaya vermeden önce, devletin o tarihlerdeki talimatına göre, sansürden onay almam gerekiyordu. Türkçe yazılan eserlerin sansürlüğünü Türkmen Kültür Müdürlüğü yapmaktaydı. Kitap, iki aydan sonra sansürden dönerken, beklenmedik iki talep ile dönmüştü. Birinci talepte, Rıza Çolakoğlu ile Nusret Merdan'a armağan ettiğim şiirlerden adlarının silinmesi, ikinci talepte ise, bazı, sözde dil yanlışlıklarının düzeltilmesi isteniyordu. Dil yanlışlıkları olarak gösterilen notları, doğru olmadıklarını kanıtlarla yanıtlayarak, tümü tümüne ret etmiştim. Oysa şiirlerden, armağan ettiğim dostlarımın adlarının silinmesini, haksız bir talep olarak gördüğümü bir dilekçeyle kitabın sansürüne, Kültür Müdürlüğü yoluyla bildirerek nedenini sormuştum. Cevap "gruplaşmaya neden olabileceği" şeklinde gelmişti. Günümüze kadar anlamadığım bu cevabın peşinden gitmek istemedim. Kitabın çıkmasının gecikmesine neden olabilir düşüncesiyle, hemen adların üstünü karalayarak matbaaya gönderdim. Zira ortalık çok karışıktı, ikinci Körfez savaşının belirtileri ufuklarda görünmeye başlamıştı. Kitap 2003'ün üçüncü ayı matbaadan cıkmış eleme değmişti, dördüncü ay savaş başlamıştı. Rıza Çolakoğlu'na armağan ettiğim şiir, Çoklakoğlu'nun dilinden yazılmıştır: Ozanım dediğimde Kaçıyorlar önümden Şiire kimse inanmıyor Şaşırıyorum neden *** Gözlerini, Haksızlığa yumanlar Ne yapsam açamıyor Anlamıyorum neden *** Siz bakmayın çocuklar Benim şaşkınlığıma Yürüyün bölük bölük Yürüyün alay alay Yürüyün ozanlığa Yürüyün insanlığa *** Bir gün gelir çocuklar Tüm dünya domuzuna Anlayacak şiir ne Katılacak it gibi Ozanların peşine *** Şiirin yazıldığı tarihlerde Çolakoğlu Yurt gazetesinde yayımladığı bir yazıda toplumdan bayağı şikâyetçi idi. Şiirlerini toplum için yazdığını, ancak bunu kimse gerektiği kadar değerlendirmediğini söyleyerek yakınıyordu: "toplum henüz beni anlamamış bir durumdadır. Zavallı bir topluma yakalanmışım ben. Acınacak bir topluma. Şiirimin ne olduğunu ve kimin için görevlendirildiğini hiç bir türlü kavramayan bir topluma. Şiirden vazgeçmedin mi?! Şiirde ne fayda var. Şiirin ardında ne hayır var diyorlar bana. Şiire materyalist bir açıdan bakıyorlar onlar. Özüm için kafamı kâğıtlara döküyorum sanıyorlar. Şiirimi, dinçliğimi ve hayatımı harcadığım, kendileri içindir, bilmiyorlar." Bu sözlerden etkilenerek, Çolakoğlu'nun doğru yolda olduğunu hatırlatmak ve ona "bir gün gelir" her kes şiire inanacak, şiirin kadrini kıymetini, şairlerin değerini bilecektir demek için "Bir Gün Gelir" şiirimi kaleme almış kendisine armağan etmiştim. Oysa sansür, nedense, o armağanı Çolakoğlu'na çok görmüştü. Rıza Çolakoğlu, Tela



Kerkük Katliamı 60. Yılında…
Irak Türkmenlerinin tarihinde yaşanan en büyük facialardan biri hiç şüphesiz Kerkük Katliamıdır. Türkmenlerin tarihinde bu kadar feci ve bu denli vahşiyane bir katliam olmasına rağmen, bu facianın belgelere dayanılarak henüz tarihi yazılmamıştır. Katliamı yaşayanların ve o günleri iyice hatırlayanların verdikleri şifahî bilgilerden bu vahşetin kırıntıları sayılan bazı ayrıntılar ortaya çıkmıştır. Ancak bu vahşet fotoğrafının tamamını görmek açısından henüz ortaya konmayan yazılı belgelerin ışığında ele alınması gerekir.
Kerkük Katliamının yapılmasından sonra olayın cereyan şekli Bağdat’ta Abdülkerim Kasım’ın bilgisine sunulduktan sonra işin vahameti anlaşılmıştır. Gafletten uyanıp pişmanlık duyan Kasım, Kurmay Albay Abdürrahman Abdülsettar başkanlığında oluşturulan bu soruşturma komisyonunda Kurmay Albay Sabih Muhammed Rauf, Yarbay Şekib el-Müdellel, ve Temyiz Mahkemesi hakimlerinden Hafız Halid ile Vedi‘ Cercis yer almışlardır. Süratle işe koyulan soruşturma komisyonu 18 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük’e varmıştır. Kerkük Demir Yollarına ait olan ve Rest House denilen misafirhanede yerleşen komisyon aynı gün çalışmalarına başlamıştır. Kerkük’te 32 gün süreyle çalışan komisyon 20 Ağustos 1959 tarihinde Bağdat’a dönerek 12 sayfadan oluşan bir raporu Genel Askerî Hâkime sunmuşlardır. Raporun aslı kapak resmi yanda görülen eserde yayımlanmıştır.
Soruşturma Komisyonunun Dosyaları



Son yılların politika tarihine parmak izlerini bırakan bir Arap devletine yaptığımız bir ziyarette, halktan ve dünya kamuoyundan destek alan efsanevî bir liderle derin bir sohbete dalmıştık.
Konu uzlaşma ve diyalog zaruretlerine gelince, hâlâ kulaklarımda onun sesi çınlıyor gibidir: Ben yüzde ellibir alsam da karşımda bir yüzde kırkdokuzun bulunduğunu unutmamam gerekir.



Kürt Bölgesinde Türkmen Siyaseti Nasıl Olmalı? Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Kürt Bölgesi Gerçeği 2005 yılında Irak Anayasası federatif bir yönetim tarzını seçmiş ve Kürtçe’yi de ikinci resmî dil olarak kabul etmiştir. Birleşmiş Milletler ve Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesi de bu anayasayı meşru saymıştır. Bu anayasaya göre Erbil, Süleymaniye ve Duhok Kürt Federasyonunu oluşturmaktadır. Eski bir Türkmen yerleşim bölgesi olan Erbil, Muzaffereddin Gökbörü ve Nurettin Zengi gibi Türk beylerine ev sahipliği yaptığı bilinen tarihî bir gerçektir. ¨Kürdistan’da İki Yıl¨ isimli kitabın sahibi W. R. Hay, 1918-1920 yılları arasında siyasi bir memur olarak Irak’ta yaşamıştır. Hay’in tespitlerine göre Küçük Zab’ın güneyinde en önemli iki şehir Kerkük ve Süleymaniye olup, Kerkük ve Erbil’de çoğunlukta Türkmenler yaşarken, Süleymaniye’de de Kürtler yaşamaktadır. Ancak 1990 yılından itibaren başlayan Irak’ın Kuzeyini Irak’tan ayırma siyaseti bugün meyvelerini vermiş ve Erbil şehrinin demografik yapısı büyük ölçüde değiştirilerek Türkmenler asimile edilerek azınlık durumuna düşmüşlerdir.



Prof. Dr. Ali İhsan Öbek’le Divan Edebiyatı Sohbeti

1. Lütfen, kendinizi bize kısaca tanıtır mısınız?

Dilerseniz önce –hızınıza yetişemediğim için– sizden ve pek saygı ve sevgi duyduğum Suphi Hoca’mdan özür dileyerek başlamış olalım. Öyle ya… Soruları bir-bir buçuk yıl sonra cevaplayabilmek her babayiğide nasip olmaz çünkü!

Ebencet Urfalıyız. Doğduğum köyde başladığım ilkokul eğitimime üçüncü sınıf itibariyle Urfa merkezinde devam ettim. O zamanki siyasi ortam dolayısıyla ilkokul son sınıfı –daha emniyetli diye– yatılı okumuş oldum. Hulâsa, üniversiteye kadarki tahsil hayatım Urfa’da geçti. Sıra üniversite tercihine gelince –o zamanki düşünceme göre– uzak diyarlara göz diktim: İstanbul, Edirne vs. Üniversite eğitimi için Edirne’ye geldim. Geliş o geliş.

Lise fen şubesi mezunu olmama rağmen favori tercihim hukuktu. Birinci sınıfı okurken bir taraftan hukuka hazırlanmayı planlıyordum. Ama –saygı ve rahmetle andığım– hocalarımdan, üniversitede akademik yükselmenin mümkün olduğunu, yani –Urfa şivesiyle– perefesor dahi olabileceğimi öğrendim! Bunun üzerine rotamı çizdim, hedefimi belirledim.
Lisenin son iki senesini hâriç tutarsak pek sıradan geçen öğrencilik hayatım üniversitede ideal öğrenciliğe doğru evrildi; böylelikle ergen tembelliğimi erkence telâfi etmiş oldum diyebilirim. Mezun olduktan hemen sonra yüksek lisansa kabul olundum ve araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Lisans, yüksek lisans, doktora ve sonrasını hep Edirne’ye, Trakya Üniversitesine borçluyum. [Bu anlamda Edirneli de sayılırım]. Akademik tecrübe açısından bunun iyi tarafları olduğu gibi kötü yanları da vardır tabii.



Sayfalar