Buradasınız

Kerkük’te Bayrak Zorbalığı

Suphi Saatçi

Osmanlı Devleti’nin idarî taksimatında Irak üç eyaletten oluşuyordu: Bağdat, Basra ve Musul eyaletleri. O dönemde Türkmenlerin çoğunluğu Musul Eyaletinin sınırları içinde yaşıyordu. Bu arada Hanekîn, Mendeli ve Karatepe gibi kasabalarda yaşayan Türkmenler Bağdat Eyaletine bağlı bulunuyordu. Musul Eyaletinin sınırları içinde bugünkü Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye illeri yer alıyordu.

 

Irak Türkmenlerinin dramı 1918 de sona eren Birinci Dünya Savaşının ardından başladı. Bölge İngiliz işgaline uğramıştı. Üstelik Mütareke ilan edildiği zaman Musul henüz işgal edilmemişti. Bilindiği gibi 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi 31 Ekim 1918 günü öğle zamanı saat 12:00 sona ermişti. Mütareke yürürlüğe girdiği anda 6. Ordu birlikleri batıdan doğuya doğru Rakka, Miyadin, Telafer, Dibeke, Çemçemal, Süleymaniye hattı üzerinde yer alıyordu. İngiliz kuvvetleri ise EI-Hazar, Gayyare, Altınköprü, Kerkük, Hanikin hattında bulunuyordu. Yani Mütareke imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul vilayetinin büyük bir kısmı Osmanlı Ordusu'nun elinde idi. Mütareke hükümlerine göre bölgede bulunan bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği halde, İngiliz kuvvetleri buna uymadılar. İlerlemeye devam ettiler ve 1 Kasım'da Hamamali'ye girdiler. Buradan Musul'u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak Türk kuvvetlerinin Musul şehrinden 5 km kuzeye çekilmelerini istediler.

Ali İhsan Paşa, İngilizlerin bu talebini Sadrazam'a bildirdi. Bir seri telgraf görüşmeleri sonucunda Sadrazam, Ali İhsan Paşa'ya 8 Kasım tarihli telgrafı ile, kan dökülmesini engellemek için, 15 Kasım günü şehrin boşaltılması emrini verdi. Ali İhsan Paşa, bu emre uygun olarak Musul'u İngilizlere terk etti, ordu karargâhı ile birlikte Nusaybin'e doğru çekildi.

Kısacası Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edilmiştir. Misak-ı Milli de Türkiye’nin güney sınırlarının tespiti meselesinde Mütareke'nin yürürlüğe girdiği andaki Türk ordusunun fiili durumu, temel bir kıstas olarak dikkate alınmış ve hazırlanmıştır. Dolayısıyla son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı tarafından 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda kararlaştırılan Misak-ı Milli ile İngilizlerin oldubitti hareketine karşı Türkiye’nin kendi milli haklarını koruması anlamına gelmektedir.

Ankara hükümeti, Musul konusundaki bu kararlılığı Lozan Konferansı'na kadar olan süre içinde çeşitli vesilelerle gösterdi. Lozan Konferansı'nda üzerinde en çetin tartışmaların yürütüldüğü konu ise "Musul Meselesi" oldu. Türkiye için hayatî bir öneme sahip olan Musul, Anadolu'nun güney kesimlerini birleştiren yolların kavşak noktasında bulunuyordu.  Musul'un ticaret ilişkileri ve bu bölgenin güvenilirliği bakımından Türkiye'nin elinde olması zorunlu idi. Musul Eyaleti, Türkiye'nin birçok başka parçaları gibi, savaşın durmasından sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak Türkiye'den alınmıştır. Bu yüzden, aynı durumda kalmış öteki bölgeler gibi, Musul'un da Türkiye'ye verilmesi gerekirdi.

Lozan Konferansında çözüme kavuşamayan Musul Meselesi İngiltere ve Türkiye arasında 9 ay içinde yapılacak görüşmelere terk edildi. Musul Meselesi 9 ay içinde çözüme kavuşamadığı için konu Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam)’nin hakemliğine terk edildi. Milletler Cemiyetinin bölgede yaptığı araştırmalarda Musul Eyaleti halkının Türkiye bağlı olma istediğini tespit etmesine rağmen İngiltere’nin baskısı sonucu karar Türkiye’nin aleyhine çıktı. Verilen bu karar adil değildi ve en çok bölgede yaşayan Türkmenlerin geleceğini sıkıntıya sokacaktı. Böyle olmakla beraber Türkiye dünya barışı ve bölgenin istikrarı için bu haksızlığı sineye çekti.

Böylece İngiliz mandası olarak kurulan Irak Krallığı döneminde Türkmenler 1924 ve 1946 yıllarında soykırımlarına maruz kaldılar. Türkçe eğitim ve öğretim haklarından mahrum kalan Türkmenler, monarşi rejiminin devrildiği 14 Temmuz 1958 tarihinden sonra da acılar yaşadılar. Özellikle 14-16 Temmuz 1959 tarihinde Türkmenler, planlanmış bir soykırım hareketine maruz kaldılar. Tarihe Kerkük Katliamı olarak geçen bu soykırımında Türkmenlerin ileri gelenleri feci biçimde şehit edildi. Üç gün boyunca devam eden soykırımının yanı sıra şehir yağmalandı. 

Türkmen toplumu cumhuriyet rejimi boyunca Irak’ta Baas Partisinin baskıları sonucu ağır ve sıkıntılı dönemler yaşadılar. Irak’ta Türk varlığının izlerini silmek için Saddam rejimi her türlü baskı yöntemlerine başvurdu. Türkmen şehirlerinin adları değiştirildi; arazileri ve gayri menkulleri ellerinden alındı. Türkmenlerin en seçkin şahsiyetleri idam edildi ve memurlar ülkenin güney bölgelerine sürüldü. Hak-hukuk, adalet ve bireysel özgürlük ayaklar altına alındı.

Dikta rejiminin devrildiği 2003 yılında Türkmenler yeniden umuda kapıldı ise de sonuç maalesef yine hüsran oldu. Arazileri ve evleri ellerinden alınan Türkmenler haklarını geri almak şöyle dursun, gayri menkulleri yeni işgallere maruz kaldı. Türkmen memurlar tayin edilmediği gibi, bütün resmî dairelerin müdürlüğüne ve yönetim kadrosuna Kürtler yerleştirildi. Kerkük’e dışarıdan getirtilen binlerce Kürt ailesi yerleştirildi. Bağdat’ı da dinlemeyen Kürt yönetimi, ırkçı bir yaklaşımla sadece Kürt toplumunu ön plana çıkardı.

Şimdi ise Kerkük’ü Kürdistan topraklarının içinde göstermek ve bu kentte yaşayan diğer etnik toplulukları varlığını hiçe sayan vali, şehir meclisine bir karar aldırttı. Bu karara göre Irak bayrağının yanında Kerkük’e Kürdistan bayrağı da asıldı. Bunun üzerine Türkmen siyasî ve sivil toplum kuruluşları şahlanarak Kerkük’ü mavi Türkmen bayrakları ile süsledi. Bu uygulama Bağdat parlamentosunun da büyük tepkisine yol açtı. Nitekim parlamentonun aldığı kararla Kerkük valisinin bu uygulamasının Irak Anayasasına aykırı olduğu ve böyle bir yasa dışı davranışın kabul edilemeyeceği vurgulandı.

Valinin başlattığı bu uygulamanın, kentte yaşayan diğer etnik toplulukların da huzurunu bozacağı ve bugüne kadar kentte kardeşçe yaşayan bütün halkların birlik ve beraberliğine gölge düşüreceği hissedilmeye başlandı. Bu bakımdan Türkmenlerle Arapların görüşünü almadan bayrak zorbalığı yapmak kentteki kardeşlik havasını tehlikeye düşürdü.  

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkmeneli bölgesi için verilen karar adalete ve hakkaniyete dayanmadığı için ülkede bir türlü istikrar sağlanmadı ve Türkmenler huzurlu bir hayat yaşayamadı. Irak’ta 100 yıldan beri baskı altında yaşayan Türkmenler, artık canlarından bezmişlerdir.

 Tarih boyunca yasalara ve yönetime saygı gösteren Türkmenler, kendi topraklarında barış, güven ve özgürlük ortamı içinde yaşamak istiyorlar. Bu husus aslında en asgarî vatandaşlık haklarıdır. Dünyada hiçbir topluma karşı nefret ve düşmanlık duygusu taşımayan Türkmenler, her toplumun hak ve hukukuna da saygı göstermişlerdir. Bu bakımdan Türkmenler de herkesten aynı biçimde saygıyı görmek hakkına sahiptirler. Türkmenlerin silahsız, sahipsiz ve kimsesiz olduklarını hesaba katarak, kanunsuz ve yasal olmayan uygulamalarda bulunmak, sonuçta yönetimde görev alanları zor durumda bırakır.

Temennimiz, herkesin Irak’ın yakın tarihinden ders alarak hareket etmesi ve yanlış uygulamalara başvurmaktan kaçınmasıdır.