Buradasınız

Makale

Editör’den
Bir Nefes Sıhhat Uğruna…

Bir yılı aşkın süreden beri dünyayı esir alan ve herkesin hayatını yeniden düzenleyen covid-19, kısa süre içinde sadece ülkemizi ve hatta sadece kıtamızı değil bütün bir yerküreyi tehdit eder bir salgına dönüştü. Böyle bir pandemi dünya tarihinde çok görülmemiş bir olay sayılır. Önceleri herkes tehlikenin büyüklüğünü anlayamadı ve tehlikenin boyutunu ciddiye almadı. Salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayıları giderek artınca, işin ciddiyeti anlaşılmaya başlandı.

Ülkeler salgının önüne geçmek için önlemler alma yarışına girdi. Önlemler alındıkça ve hatta önlemlerin çapı giderek büyüyünce, insanları bekleyen yeni krizler ortaya çıkmaya başladı. İnsanların sağlığını tehdit eden salgın yüzünden dünya ticareti, turizmi, kültür ve sanat etkinlikleri, eğitimi ve spor aktiviteleri geniş çapta felce uğradı. Üniversiteler, AVM’ler, stadyum ve spor sahaları, fabrikalar, iş yerleri, devlet daireleri boşaldı. Metrolar, otobüsler, tramvay ve trenler, vapurlar, uçaklar boş bekleyen birer araç haline geldi. Ve nihayet hayatî tehlike yüzünden insanlar evde yaşamaya mahkûm oldu.

Öncelikle risk altında görünen üst yaştakiler ve kronik hastalığı olan gruplar evlere hapsedildi. Ancak salgını önlemek için herkesin sıkı biçimde korunması gerektiği hususu üzerinde fazla durulmadı. Herkes kurallara uyduğu takdirde olumlu sonuç alınabileceği noktasında fikir birliği sağlanmadığı için, salgının önü alınamadı.

Salgın yüzünden her ülkenin birçok kurumunda eksikler ve yanlışlıklar da ortaya çıktı. Özellikle sağlık sektöründe büyük sıkıntılar yaşandı. Hastaneler ve buralardaki yoğun bakım ünitelerinin yetersizlikleri ve eksiklikleri fark edildi. Eğitim hizmetlerinin, ekonomik ve ticarî faaliyetlerin sürdürülmesi için, yeni çıkış yolları arandı. Bunun da sanal biçimde online ortamında yapılması yoluna gidildi. Yüksek öğrenim gören 8 milyonun üstünde, ilk ve orta öğrenim gören 18 milyon öğrencinin öğrenim hayatı aksamasın diye uzaktan eğitim başlatıldı. Birtakım zorluklar yaşanmış olmasına rağmen, öğrencilerin gelecekleri ve kurdukları hayaller kararmasın diye mücadele edildi.

Her yerde olduğu gibi ülkemizde en çok gıda sektörünün hizmet vermesine izin verilirken, küçük esnaf ve işletmeler maddî kayba uğradı. Özellikle berber ve kuaförler, lokantalar, kahvehaneler, büfeler, kafeteryalar, düğün ve eğlence salonları gibi yerler geniş çapta zararlara uğradı. Bunların içinde küçük esnaf ve işçi ile geçimlerini günlük kazanç üzerinden sağlayan kesim gerçekten büyük mağduriyet yaşadı. Bu kesime sanırım devlet nisbî de olsa destek verdiği için bir nebze nefes alındı.

Hayatı eve sığdırma yüzü



BİZE GÖRE..
Kendinle Barışık mısın?
Erşat Hürmüzlü



Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Siyasette Ahlakî Değerler
Mahir Nakip

Siyaset Olmak
Çocuktuk, yaramazlık yaptığımızda veya evde bir zarara sebep olduğumuzda annelerimiz bize beddua niteliğinde ¨Hey sıyasat olasan¨ derlerdi. Yani, rezil ve rüsva olasın demek isterlerdi. Demek ki en iyi zamanlarda bile siyaset varmış ve bir yergi kaynağı imiş. Devletler oluşmadan siyaset var mıydı bilmem ama siyaset kalubeladan beri sevimsizdir ve çirkeftir. Ama ne var ki siyaset olmadan da ne devletler olur ne de toplumsal hayata düzen verilebilir. Siyaset demek hizmet demektir, siyaset demek asayiş ve güvenlik demektir, siyaset demek ilerlemek ve kalkınmak demektir. Kısacası siyaset olmazsa nüfusu 7,5 milyara yaklaşan dünyayı idare etmek imkânsızdır. O zaman olmazsa olmaz olan bu siyaset nasıl olmalı ki annelerimizin dilinde bir beddua değil, bir dua olabilsin? Önce literatürde nazarî boyutuna göz atalım.

Siyasetle ahlak arasındaki ilişkiyi inceleyen üç yaklaşım vardır. Eflatuncu, Machiavellici ve demokratik yaklaşım. Eflatuncu yaklaşım, ahlaka mutlak bir üstünlük payesi verir yani, siyaseti ahlaka feda eder; hatta köle eder ve erdemi (fazileti) temel alır. Bunu, realist bulamayan Machiavellist yaklaşımda, ahlakî değerler bir kenara bırakılır ve belirli ilkeler dahilinde hedefe varmak için her vesile mubah görülür. Bu yaklaşımda siyasetçiler, verdikleri sözleri tutmayan güvenilmez kişilerdir. Binaenaleyh siyasetçinin davranışı ahlakî, hukukî ve dinî değerlere değil, menfaat esasına dayandığı varsayılır. Bu iki uç yaklaşımın ortasında olan demokratik yaklaşımda ise bir devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan ahlakî değerlerin kendi şartları içinde gelişebileceğini kabul eder. Burada siyasetçi, halkın onayından geçmiş bir anayasaya ve bu anayasaya göre yürürlüğe girmiş kanunlar çerçevesinde hareket eder. Bu anlayış günümüzde cârî olmakla beraber, batı ülkelerine yaklaştıkça uygulanabildiği fakat doğuya uzandıkça kötüye kullanıldığı veya istismar edildiği görülmektedir. Genel olarak ferdî bazda siyasetçi, bilgi ile donandıkça erdemi artar; erdemi geliştikçe hata yapması azalır ve aldığı kararlar daha isabetli olur. Batının ve doğunun filozofları bu konuda müttefik. Sokrat, Eflatun, Aristo batıda, Farabi, Yusuf Has Hacib, Kınalızade Ali Efendi de doğuda aynı kanaati taşıyorlar. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok daha kolay olduğundan, nazarî olarak siyasetçinin eskilere nazaran daha erdemli ve doğru kararlar vermesi beklenir. Yusuf Has Hacib, 11. Yüzyılda kaleme aldığı Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) isimli eserinde bilginin yanında adaleti de eklemektedir. Günümüzde adalet kavramı hâlâ tartışılırken ama bilgi artık tartışma alanından çekilmiştir. Çünkü bilgiye erişim ziyadesiyle kolaylaşmıştır. Öyleyse günümüz siyasetçisini erdeme yaklaşmasına engel olan farklı faktörler var. Pekiyi biz Türkmenler bu durum karşısında işin neresindeyiz ve nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bizden Bize Çözüm
Öncelikle kendi çapımızı bilmeliyiz. Şu anda Irak’ta kurulan çarpık düzende (Anayasa ve kanunlar çerçevesinde) hacmimiz veya büyüklüğümüz bellidir. Bu düzen ne bizi temsil ediyor ne de tatmin. Bu düzeni değiştiremeyeceğimize göre, irademiz dışında kurulan düzenle beklentilerimiz ve imkânlarımız arasında bir irtibat ve denge kurmaya çalışacağız. Irak Parlamentosu içerisinde en fazla yerleştirebileceğimiz vekil iki elin parmak sayısını geçemeyecektir. Kaldı ki Fuzuli’nin dediği gibi ¨düşman kavi, talih zebun¨ o zaman kendimize göre bir model geliştirmemiz gerekmektedir.

Aslında model veya örnek alabileceğimiz çok önemli bir topluluk ve lideri var: Müslüman Boşnakların lideri Alia İzzetbegoviç. Bütün siyasetçilerimizin ve özellikle gençlerimizin okuması ve izlemesi gereken bir şahsiyettir İzzetbegoviç. Şartları bizimkine çok benziyor belki daha da ağır. Sovyetlerin dağılmasıyla Yugoslavya da dağılmış ve Bosna-Hersek 1992 yılında bir referandumla bağımsızlığını ilan etmişti; İzzetbegoveç de Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak ta Osmanlılar zamanında Müslümanlara karşı kin güden Şövenist Sırplar, Batıyı da arkalarına alarak, kendi soydaşları olan ancak Osmanlılar zamanında Müslümanlığı seçen Boşnakları 1994’te emsali görünmeyen bir katliama tâbi tuttular. Müslüman Boşnaklar bu katliamda 250 bin şehit verdi ve bir milyonu ise göçe zorlandı. Ama İzzetbegoviç’in hikmet dolu liderlik vasıflarıyla Sırplarla anlaşma sağladılar ve bugün iyi-kötü bir devletleri var. İzzetbegoviç’in okunması gereken yedi kitabı bulunmaktadır. İzzetbegoviç’in devlet ve siyaset felsefesinde idealizmle realizmi barıştırıyor. Siyasetçiye kendi menfaatini gözetme hakkını vermekle beraber ona vazife yüklüyor; bu vazifenin özü aslında misyondur. Şöyle diyor:
“Vazife ile menfaat her insanî hareket tarzının iki değişik muharrikini teşkil etmektedir. Aralarında, kaide olarak, karşılaştırma yapılamaz. Vazife hiçbir zaman menfaatçi değildir, menfaatin ise ahlâkla alakası yoktur” ve ilave ediyor ¨menfaat bekleme veya gütme siyasetin bir gereği ise, vazife de siyaset ahlakının gereğini oluşturur¨. Çok yerinde bir yaklaşım. Buradan siyasete soyunmak isteyen gençlerimize çok nasihatler çıkar.
Siyasetçimize Atalar Öğüdü
Bugün bir Türkmen’in siyaset meydanına inmesi sadece milletvekili adaylığı ile olması gerekmiyor. Mevcut bir partide görev almak, gençlik teşkilatlarında çalışmak veya fikir ve araştırma kurumlarında faaliyet göstermekle de siyaset yapılabilir. Bundan da meşru bir menfaat elde etmek ahlakîdir. Siyasete katılmanın her türlüsünü tebrik etmek ve takdir etmek elzemdir. Çünkü siyasete girmek cesaret ve irade meselesidir. Siyasete soyunan kişi öncelikle bilgi düzeyinden emin olması lazım. ¨Cahil cesur olur¨ derler, bize bu alanda aydın-cesur kişiler lazım. Aydın kişinin sadece bilgiyle donanması elbette yeterli değildir. Çünkü siyaset ahlakının en değişken olanı bilgidir; ona da geçmişe nazaran, daha kolay ulaşıla bilindiğini söyledik. Geriye en önemli kısımlar kaldı: Ahlakî değerler; yani erdemli siyaset…
Siyasetçimizde adalet duygusunun yüksek düzeyde olması gerekir. Adalet sadece mahkemede aranmaz, siyasetçinin içinde bulunduğu en küçük birimin içinde bile daim adaletin olması gerekiyor. İş birliği yapabilme kabiliyeti, günümüzde giderek önem kazanıyor. Ferdî başarı sadece sporda söz konusudur. Ekip çalışması çağdaş yönetimin olmazsa olmazıdır. O da kolektif çalışmayı gerektiriyor. Bir siyasetçinin nefsini yenmiş, sinirlerine hâkim, rakiplerine kin gütmeyen, intikam ruhundan arınmış olması gerekir. Yeri geldiğinde müsamahakâr yeri geldiğinde ilkeleri doğrultusunda ceza verebilen siyasetçi, liderlik mertebesine ulaşabilir. ¨Her şeyi sadece ben bilirim, herkes sadece beni dinlemeli ve her şey bana sorulmalı¨ diyen bir siyasetçi bir gün başarısızlığa mahkumdur. Birleştirici, hoş görülü, sabırlı, sâkin ve sevecen olmak kolay olmamakla beraber bir siyasetçide elzem olan vasıflardır.
1564 yılında Ahlâk-ı Alâyi isimli kitabında Kınalızade Ali Efendi devleti idare edenlerin ahlakî değerlerine ayrı bir yer verir. Bu değerlere itaat etmeyenleri ve uymayanları gü



Prof. Dr. Necdet Demirci
Ne Yazık O’nu Kaybettik…
Necat Kevseroğlu

Türkmen kültür ve bilim insanı, Kerkük Üniversitesi’nin temel direklerinden biri, aramızdan ayrılıp Hakk’a yürüdü. Kaybettiğimiz Prof. Dr. Necdet Demirci’yle gençlik yıllarımızdan beri, ömrümüz onunla beraber geçti.
Ömür boyu, onun dostluğuna doyamadım, kederi, güzelliği hep beraber paylaştık, fazileti, tevazu, gösterişsizliği, nazik, diğerkâmlığı, tahammül ve müsamahayı şahsında toplayan ve dostlarına karşı büyük sevgi ve saygı duyan bu kültürlü bilim insanı Dr. Necdet Demirci, mütekamil bir insanın bütün meziyetlerine sahip müstesna bir şahsiyetti; vefakâr bir insandı.
İlmi alanda, mesleği ile ilgili yapmış olduğu çalışmalar, yazdığı kitap ve araştırmalar, yaptığı çeviriler, İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye tercümeleri yanında kıymetli hem ilmi, hem de Türkmen Edebiyatı ile ilgili yazıları, yetiştirdiği öğrenciler, öğretmenler, takdire şayandır.
Kaybettiğimiz Prof. Dr. Necdet Demirci, onu sevenlerin, dostluğuna doyamayanların ümit etmedikleri bir anda ve enerji, bilgi dolu bulunduğu bir çağda aramızdan ayrılıp gitti ve geride kalan bizleri, kendisine sonsuz sevgi ve saygı ile bağlı olanları, ailesini, kardeşlerini derin acılar içinde bıraktı.
Ömür boyu kendini milli Türkmen davasına adayan Demirci Bağdat’ta öğrenciliği sırasında dört yıl, Bağdat Radyosu’nda, Türkmence Bölümün’de bıkmadan, usanmadan, gönüllü olarak Kültür ve Edebiyat adlı programları, kulaklarımızda o güzel sesi, bu kubbe altında kalan hoş bir sada idi.
Prof. Dr. Necdet Demirci, Kerkük’ün Sarıkâhya Mahallesi’nin Beşiktaş Sokağında tanınan Demircizade Kâzım Musa Efendi’nin oğludur. 1955 yılında baba ocağında, aynı mahallede gözlerini dünyaya açmıştır.
İlk orta ve lise öğrenimini Kerkük okullarında tamamladı, 1976 – 1977 ders yılında Bağdat’ta Müstansıriyye Üniversitesi’nde, Eğitim Fakültesi’nde İngilizce Edebiyatı Bölümün’den mezun oldu.
Başarılı olduğundan, hemen aynı fakültede yüksek lisans ve doktora tahsilini aldıktan sonra Kerkük Eğitim Genel Müdürlüğü’nde, tayin edilmişti. 1987-1996 yılları arasında Kerkük Öğretmenler Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı, İngilizce dili ve edebiyatı derslerini verdi, pek çok sayıda öğretmenler yetiştirdi.
1992 yılında, Erbil’de Salahaddin



ALKARISI CİN VE KAYIP KIZ İlâf KÖPRÜLÜ Gözlerini açtığında, görkemli ve heybetli Ural Dağları’na doğru yaklaştıklarını görebiliyordu Sayina. Yorgunluktan kılını bile kıpırdatamayacak bir hali vardı. Zavallı atlara üzülmekten alıkoyamıyordu kendini. Nallarının neredeyse çatlayacak olduğunu düşünüyordu. Etrafta, atların nallarının sesinden başka ses yoktu. Sanki araba, bu boş dünya arazisinde tekti, yapayalnızdı. Akıp gidiyordu dağların arasında, ağaçların gölgesinde. Bulutsuz göğün altında, yıldızlar henüz o saatlerden itibaren epeyi belirgindi. “Şu yıldızlara bir bak. Tanrı yaratmış lâkin, neden bu kadar mağrurlar?”, diye düşündü. Mağrur yıldızları izlerken başını biraz daha eğip, iki genç atın çektiği iki kişilik küçük tahta bir odanın üzerine atılan perdeleri iyice araladı. Gökyüzünde uçan bir sungur gözlerine ilişti. Kanatlarını açmış, özgürce uçuyordu. Sayina, sungurun en az yıldızlar kadar mağrur olduğunu düşündü. Kanatlarının altında kalan topraklara, kendisi mi hükmediyordu? Gün çoktan batmak için solgun ışıklarını saçmaya başlamıştı. Etrafında oluşan kızıl halkalar gittikçe sararıyordu. Yer yer verimsiz topraklar, yer yer de zengin ağaçlar geliyordu. Bazen de çalılar yolun iki tarafını sarıyordu. İhtişamlı bir bahar tablosunu andıran bu kadar muazzam bir manzarayı uzun süredir görmemişti. Böylece perdeyi kapatıp, yaklaşmakta olan gecenin giz dolu karanlığına doğru salıverdi kendisini. Kucağındaki körpeye baktı. Alnına nazik bir öpücük bıraktı. Aykız’ın bembeyaz kundağa sarılı, dışı tüylü, içi ise kalın bir deriden yapılan, elle dikilmiş yeleğin içindeki minik bedeni ne kadar da rahat görünüyordu. Küçücük gözleri derin uykulara dalmıştı. Üzerindeki şarap renginde olan kaftanını düzeltti. Başına taktığı tofunu indirdi. Balıksırtı örgü saçları, tofunu altından başına örttüğü beyaz tül şalın altında kaldı. Bebeğini izleyen gözleri kısılınca, elmacık kemikleri daha çok belirginleşti ve pembe dudağının kenarında bir gülümseme belirdi… Doğum yapalı henüz üç günü bile bulmamışken, Çuvaşya’daki evlerine doğru yola çıkma kararında ne kadar ısrarcı olduğunu hatırlıyordu Sayina. Eşinin Başkurdistan’daki ailesi, loğusalıkta yola çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıp dursalar da nafile. Bunları düşünürken içini saran hazin duygu eşliğinde, Başkurdistan çoktan geride kalmıştı bile. Gün tamamen kararmaya başladığında böceklerin dahi sesleri kesilmişti. At arabası iyice ağırlaşmıştı. Belli ki atlar epeyi yorgundu. Çok geçmeden duruverdiklerinde, Sayina, yavrusunu göğsüne sıkıca bastırdı. Mevsimlerden bahardı, hava gündüzleri epeyi güzeldi, lâkin o akşam güzün ıssız ve soğuk akşamlarına benziyordu. Rüzgâr yoktu ama, bir şeyler Sayina’nın yüreğini titretiyordu. Perde bir anda aralandı. Eşi Uraz’ın yorgunluktan omuzları düşmüştü. Gözleri uykulu idi. Üzerine giydiği zırh benzeri, toprak renginde bir deri yelek vardı. Kıvrık burunlu ayakkabıları, karanlıkta pek belli olmuyordu. Alnına bağladığı siyah kuşak, gözleri ile aynı renkte idi. “Katunum, ileride bir ateş gördüm. Şavkı göğe vuruyor. Ormanın yarısını aydınlatıyor. Konaklama yeri olmalı. Atlar da çok yorgun düştü. Siz de hırpalandınız. Oraya gidip, günün aymasını bekleyelim, bu sayede de biraz dinlenelim”, dedi Uraz. Gözlerinin altındaki çizgiler gerilmişti. Elleri, atın boyunduruğunu tutamayacak kadar yıpranmıştı. Sayina, eşinin bu yerinde teklifine başını evet anlamında sallayarak cevap verdi. Perde yeniden kapandı. İçerisi karanlığa gömüldü…



Kaynakça: 1- Adsız (1996) İslam Ansiklopedisi. Cilt 14, Genç Kalemler maddesi, sayfa 21-23. Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul. 2- Ahmet Bozdoğan (2007) Birinci Yeni Lisan Makalesini Milli Edebiyat Akımının Bildirgesi Olarak Okumak. C. Ü. İlahiyat Fakültesi dergisi. X1/2, sayfa 251- 266. 3- Ata Terzibaşı (2005) Kerkük Matbuat Tarihi. Kerkük Vakfı, yayın nu: 14. İstanbul. 4- Ata Terzibaşı (2013) Kerkük Şairleri. Kitap 2, Ötüken, yayın nu: 1021, İstanbul. 5- Maarif Dergisi Koleksiyonu, 11 sayı. (11 Nisan 1329 – 7 Teşrinisani 1329) 6- Mehmet Ömer Kazancı (2011) Yeni Irak gazetesi, Türkmen Kardeşlik Ocağı, yayın nu: 24. Kerkük 7- Mehmet Ömer Kazancı (2019) Hışırtılar. TBA yayın nu: 2. Kerkük. 8- Nazım H. Polat (2020) Yeni Lisan'da Divan Edebiyatı Eleştirisi. Türk Dili. Yıl 69, sayı 821, sayfa 18- 29. 9- Önder Saatçi ((2020) Irak Türkmenleri İçin. Kerkük Vakfı, yayın nu:87. İstanbul. 10- Selahattin Sakı Vali ve Mehmet Hurşit Dakuklu (1980) Basın Tarihi. Kültür Bakanlığı, yayın nu:32. Bağdat. 11- Suphi Saatçi (1997) Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatı Antolojisi. Cilt 6, Azerbaycan- Irak (Kerkük) Türk Edebiyatı. Kültür Bakanlığı. Ankara.



Gazi Nakip’in Şiir Defterinden Hazırlıyan Nazım Terzioğlu Salah Nevres Irak Türkmen çağdaş şiirinin öncü şairlerinden biri olan Salah Nevres (Kerkük, 1941), hem hece vezni hem de serbest sitilde yazdığı şiirleriyle büyük bir beğeni kazanmıştır. Aynada Zaman (1972), Uzaktan Geliyorum (1980) Pencere (1989) ve Vatan Bende Yaşıyor (2010) adlı eserlerinde şiirlerini toplayan Nevres’in şiir uğraşı dışında yerli ağızla piyesler yazmış ve besteler yapmıştır. 1969 yılında doğum sırasında eşini ve çocuğunu kaybetmesinden şair derin bir üzüntü yaşamıştır. Bu acı olay, sanat anlayışı ve şiirleri üzerinde de büyük bir etki yapmıştır. Şair, Türkmen toplumunun başına gelen felaketleri ve kendi acılarının tazeliğini Gazi Nakip’in şiir defterinde yazdığı takdim yazısı ve şiirlerin seçiminde de kolaylıkla hissettiriyor. Gazi’ciğim, Ne yazayım bilmiyorum. Çünkü hatıra yalnız kâğıt üzerinde yazıldığı zaman çok gülünç oluyor. Yeter ki bir zamanlar beraber geçirdiğimiz mutlu veya kederli demler hâlâ da tütüyor gözlerimde. Gazi’ciğim, bu günler hep gamlıyım.. Artık hayata olduğu gibi değil da netice itibarıyla bakmaya başladım.



Editör’den
Yüz Yıldan Beri Irak…

Osmanlı döneminin ardından işgale uğrayan Irak yüz yıldan beri ne yazık ki gerçek demokratik ve özgür bir devlet olamadı. Bilindiği gibi 1920’de yapılan son Roma Konferansında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştı. O tarihten beri ülke dünya ülkeleri arasında medenî bir devlet olma yolunda mücadele etmiş olmasına rağmen, ne yazık ki her geçen gün daha da geriye gidiyor.

Irak’taki gelişmeleri ve böylesine bir gidişatın nereye varabileceğini anlamak için 1921 yılındaki Kahire Konferansı’ndan itibaren Irak’a çizilen kaderin grafiğini daha sağlıklı biçimde anlamak mümkün olabilir. Ortadoğu konusundan sorumlu büyük uzmanların, bu arada İngiltere’nin Irak’ın Siyasî Komiseri olarak atadığı Sir Percy Cox ve danışmanı Gertrude Bell‘in de katıldığı konferansa Winston Churchill başkanlık etmişti.

Konferansta, Temmuz 1920 tarihinde Suriye’de tahttan düşürülen Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Irak’ın tahtına oturtulma kararı alındı. İngiltere bunun için Irak’ın her yanında geniş bir propaganda kampanyası açtı. Buna paralel olarak göstermelik bir plebisit yapılarak, güya halkın olumlu oy vermesi sonucu Faysal’ın Irak’a kral olmasının uygun olduğu görüşüne varıldı. Bakanlar kurulu da İngiltere’nin tavsiyesi ile Temmuz 1921 tarihinde ilan ettiği kararla, yasalara bağlı kalmak koşuluyla anayasal, parlamenter ve demokratik anlayışta bir hükümetin başında Faysal’ın krallığını ilan etti.

İngiliz-Irak İlişkileri
Ülkede başlayan monarşi rejimi de Irak halkına yönetimde inisiyatif sağlamadı ve gerçek bir demokratik anlayış kazandırmadı. Her şey İngiltere’nin elinde idi. Ülkenin dış ilişkileri ve fiili yönetim Irak siyasî komiserinin elinde idi. İngiltere sadece krala ve hükümet üyelerine öğüt veriyordu. Her bakanın çok yüksek maaşlar alan İngiliz bir danışmanı vardı. Her şey bunların yönlendirmesi ile yürütülüyordu. Ayrıca genel güvenlik müfettişi, sağlık, gümrük, tarım, çalışma, sulama ve haberleşme gibi önemli kurumları direkt İngiliz memurlar yürütüyordu. İllerde de geniş nüfuza sahip İngiliz müsteşar ve danışmanlar kanalıyla yönetiliyordu. Bunların yetkileri Iraklı yerel yönetici ve memurların üstünde idi.

Bütün bu durumlar Irak halkının bağımsızlık isteklerini giderek arttırıyor ve yönetimden memnun olmadıklarını gösteriyordu. İngilizler ise halkın gözünü boyamak için Irak ile İngiltere arasında yeni bir antlaşma yapılacağını, böylece manda yönetimindeki siyasetin değişeceğini dile getirerek nihayet 1922 İngiltere-Irak Antlaşmasını gerçekleştirdiler. Ancak bu antlaşmanın da İngiliz sömürge siyasetinin görünüşte bir değişikliğini ifade ediyordu. Başka bir ifadeyle İngiltere bu antlaşma ile manda yönetiminin ne anlama geldiğini ve İngiltere’nin Irak’ta elini güçlendirmek için antlaşma eklerinde koyduğu başlıklardan da anlaşılıyordu: 1. Irak hükümetine İngiliz danışmanların atanması. 2. Irak Ordusuna yardım edilmesi. 3. Yabancıların korunması. 4. Mali işlerde ve 5. Dış ilişkiler konusunda Irak’a danışmanlık hizmeti verilmesi.

Anlaşma 20 yıl süreyle geçerli olması düşünülmüş, ancak 1923 yılında imzalanan diğer bir antlaşma ile bu süre 4 yıla indirildi. Ne var ki halk antlaşmanın içeriğine vakıf olunca itirazlar yükselmeğe başladı.



Bize Göre

Ben, Sen değilim
Erşat Hürmüzlü

Tabii ki ben, sen değilim. O bakımdan ne ben senin gibi davranıyorum, ne sen benim gibi. Bu bakımdan muhtelif olma ve pozitif olarak birlikte yaşama sanatının birçok kuralı vardır.
Bunları belki duymuş, okumuşsunuzdur. Bu kuralları belki onlarcasına kadar genişletebilirsiniz. Ancak gelin en önemlilerine bakalım.

- Ben, sen değilim.
- Benim kanaat ettiklerime senin kanaat getirmen şart değildir.
- Mutlaka benim gördüklerimi siz görmeyebiliyorsunuz.
- Değişik fikirler, hayatta çok normal şeylerdir.
- Üç yüz altmış derece açısında görmen mümkün değildir.
- İnsanları tanımak, onlarla kavga etmek için değil; onlarla beraber yaşamak içindir.



Türkmeneli’nden Türk’ün Dilinden İKİ DEVLET ARASINDA KALAN TÜRKMENLER I Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Tarihten Yapraklar Farslar, Ortadoğu’nun en eski medeniyetlerini kuran milletlerin başında gelir. Bölgede en azından 2500 yıllık bir tarihleri var. İslam’dan önce bugünkü Azerbaycan, Ermenistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Güney Kazakistan, Afganistan, Tacikistan, Pakistan, Kafkaslar, Irak, Suriye, Güney Türkiye ve Arabistan’ın bir kısmına hâkim olmuşlardır. Bu coğrafya için Büyük İskender’le savaşmışlardır. Mecusilik veya Zerdüştlük, Farslara has bir din olup, ateşe tapma dinidir. Farsça yeni gün anlamına gelen Nevruz da bu dinin bir bayramı iken diğer milletlere yayılmıştır. Köklü bir müzik, edebiyat ve mimarlık kültürüne sahip olduklarını kaynaklar gösterir. Büyük ölçüde Hz. Ömer zamanında Kadisiye Savaşından sonra Müslümanlaşan Farslar, bir taraftan milli kültürlerine sadık kalmışlar diğer taraftan da İslam kültürüne çok değerler katmışlardır. Bu dönemden sonra yetişen Firdevsi Gaznelilerden ve Ömer Hayyam da Selçuklulardan ilgi görmüştür. 1500’lü yıllarda yetiştirdikleri Hafız Şirazi dünyanın sayılı şairleri arasında yer alır. Ayrıca aralarında Seyid Şerif Cürcanî, Fahreddin Razî, Ömer Nesefi gibi âlimler; İmam Gazalî, İbni Mukaffa, Abdülkadir Geylanî gibi mutasavvıflar; İmam Ebu Hanife, Davud el-İsfehani gibi fıkıh bilginleri; Taberî, Beyhakî gibi tarihçiler; Nizamülmülk, Celaleddin Devvanî gibi siyaset bilimcileri; Molla Camî, Feridüddin Attar gibi şair ve hadis derleyicileri Farstır. Bunların hiç birisi Şii değildir. Diğer taraftan asker bir millet olan Türkler Hun ve Göktürk İmparatorluklarını kurarak Farslara komşu olmuşlar ama birbirleriyle hiç çatışmamışlar. Emeviler zamanında Kuteybe Bin Müslim Orta Asya’ya sefer etmiş, düzenli ordularla karşılaşmamış ve geniş bir coğrafyayı fethedebilmiştir. Baykent (zengin şehir)’e giren Kuteybe, şehri yağmalamış ve birçok insanı kılıçtan geçirmiştir. Türkler nezdinde iyi iz bırakmayan Emevilerin, Türklerin Müslümanlaşmasını sağlamada başarılı oldukları söylenemez. Halbuki Türkler İslam’ın üç temel inancını paylaşan bir milletti: Göktanrı, ölümden sonra dirilme ve savaş (cihat). Abbasi Devleti kurulduktan sonra Fars ve Türk aydınları Bağdat’ta boy göstermeye başlar. Çinlilere karşı Savaş açmak isteyen bir Türk devleti olan Karluklar, Abbasilerde yardım ister. 751 yılında Abbasiler Karluklara yardım göndererek bugünkü Kırgızistan ve Kazakistan sınırı üzerine bulunan Talas nehri civarlarında Çin ordusunu yenerler. Bu sayede Müslümanlarla Türkler arasında yakınlaşma başlar. Araplar, o tarihten sonra Orta Asya sahnesinden çekilmişlerdir. Karahanlı Devleti Hakanı Satuk Buğra Han 932 yılında resmen devlet dininin Müslümanlık olduğunu kabul edince Türk halkı da İslam dinini benimsemeye başlar. Yani Türkler İslamiyet’i kılıç zoruyla değil, isteyerek benimsemiştir. Konar-göçer olan Türkler, İslamiyet’i kabul ederek yerleşik düzene geçmeye başlar ve o tarihlerde zaten Müslüman olan Farslarla Semerkant, Buhara ve Hive VS. gibi şehirlerde kaynaşırlar. İslam’ın ibadete dair terminolojisini de Farslardan öğrenirler. Nitekim, namaz, abdest, oruç vs. gibi ibadete dair kelimelerin hepsinin Farsça olmasının sebebi de buradan gelmektedir. 11. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Asya'nın bir bölümünü ve Orta Doğu'yu yine Müslüman bir Türk devleti olan ve Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuklular yönetir. 1055 yılında Bağdat’a giren Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Şehri Şii Büveyhoğullarından kurtarır ve Abbasi Halifesi Kaim’in yanında yer alır. Irak’a daha önce yerleşmeye başlayan Türkler bu tarihten sonra daha yoğun bir şekilde Irak coğrafyasına akın etmeye başlarlar. Takriben 300 yıl hüküm süren Selçuklularda ordu dili Türkçe iken son dönemlerinde saray dili Farsça olmuştur.



Sayfalar